<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" version="2.0">
         <channel>
         <title>Günü Haftası</title>
         <link>https://www.canim.net/gunu-haftasi/</link>
         <description>Her yıl kutlanan ve anılan belirli günler ve haftalar</description><item>
			<title><![CDATA[Yeşilay Haftası]]></title>
			<description><![CDATA[Yeşilay haftası, yeşilay haftası günü, yeşilay haftası tarihi, yeşilay haftası hakkında bilgi, yeşilay haftası amacı, yeşilay haftası kuruluşu.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Yeşilay haftası 1-7 Mart Yeşilay haftası hakkında bilgi
Yurdumuzda alkollü içki ve uyuşturucu madde kullanmaya karşı olanlar 5 Mart 1920 tarihinde Hilâli Ahdar Derneğini kurdular. Hilâl – ay , ahdar – yeşil anlamındadır. Hilâli Ahdar, daha sonra Yeşilay adını aldı. Yeşilay Derneğinin kuruluş tarihini içine alan 1 – 7 Mart arası ülkemizde Yeşilay Haftası olarak kutlanır. Yeşilay Haftasında alkollü içkilerin, uyuşturucuların topluma, aileye, bireye zararları anlatılır.

Uyuşturucu denilince esrar, afyon, kokain, LSD gibi uyuşturma özelliği olan maddeler akla gelir. Alkollü içkiler ise içildiğinde insanı sarhoş eden her tür içkilerdir. Alkollü içki veya uyuşturucu alanlar önce rahatlık, baş dönmesi duyar, sonra sarhoş olurlar. Sarhoşlar doğru düşünüp doğru karar veremezler. Kolay suç işlerler, içkili iken araç sürenler taşıt kazalarına neden olurlar.

Alkollü içkiler, uyuşturucular insanda zamanla alışkanlık yaratır. Alkol almayı alışkanlık haline getirenlere alkolik denir. Alkolikler kazançlarını içkiye verirler. Çevrelerini rahatsız ederler. Bu yüzden alkolikler toplum içinde sevilmezler, sayılmazlar. İçki ve uyuşturucu kullanımı aile düzenini bozar.

Uyuşturucu ve alkollü içkiler sağlığa da zararlıdır. Vücudumuzda önemli görevler yapan beyin, mide, kalp, akciğer gibi organlar içki ve uyuşturucudan etkilenir. Ülser, siroz, felç gibi hastalıkların nedeni uyuşturucu ve alkollü içkilerdir.

Sigara: Toplumumuzda kullanımı yaygın olan bir keyif maddesidir.

Sigara iştahı keser, sindirimi güçleştirir, dişleri sarartır, ülsere sebep olur. Akciğerde bronşları doldurur, öksürmeye yol açar. Sigaranın kansere de neden olduğu ileri sürülüyor.

Ülkemizde uyuşturucu maddelerin yapımı, satışı, kullanılması, taşınması, bulundurulması yasaktır. Bu yasağa uymayanlar suç işlemiş olur. Suç işleyenlere ağır hapis cezaları uygulanır. Uyuşturucu maddelerin bir bölümü ilaç yapımında kullanılır. Bu amaçla bazı uyuşturucu maddelerin hükümet belirli koşullarla izin verir.

Topluma, aileye, bireye zararlı olan içki ve uyuşturucuların kullanımını eğitim yoluyla engellemek için kurulan Yeşilay Derneği'nin simgesi; beyaz üstünde yeşil bir aydır. Yeşilay Derneği Genel Merkezi, Yeşilay adlı aylık bir dergi yayınlıyor. Bu dergi düzenli olarak alkollü içkilerin, uyuşturucuların, sigaranın topluma ve sağlığa olan zararlarıyla ilgili yayın yapıyor.

Yeşilay Haftası boyunca öğrendiklerimizi yaşam boyu uygulayalım. Kötülüklerin anası olan uyuşturucu ve alkollü içkilerden uzak duralım.
 ]]></content:encoded>
		    <image>https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/yesilay-haftasi-5402.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/yesilay-haftasi-5402.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/yesilay-haftasi-5402-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/yesilay-haftasi-5402.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.canim.net/yesilay-haftasi/88/</link>
			<pubDate>Tue, 24 Aug 2021 18:41:07 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Yeni Yıl]]></title>
			<description><![CDATA[Yeni yıl, yeniyıl,yeni yıl yeniyıl hakkında bilgi, yeniyıl nedir, yeniyıl ne zaman doğdu, yılbaşı, hoş geldin yeni yıl.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Yeni yıl - Aralık ayının son günü gecesi yeni yıl hakkında bilgi
Aralık ayının son günü gece yarısından sonra yeni bir yılın ilk günü başlar. Ocak ayının birinci gününden Aralık ayının 31. günü gece yarısına kadar geçen süreye bir yıl denir.

Dünyanın; biri Güneş, öbürü kendi ekseni çevresinde olmak üzere iki türlü hareketi vardır. Dünyanın Güneş çevresinde bir kez dolanması bir yılda tamamlanır. Bu hareketten mevsimler oluşur. Dünyanın kendi çevresinde dönmesinden gece – gündüz meydana gelir.

Dünyamız Güneş çevresindeki dolanımını 365 gün 6 saatte tamamlar. Her yıl 365 günden artan 6 saatler 4 yılda bir 24 saat, yani 1 gün eder. Bu bir gün 4 yılda bir Şubat ayına eklenir. Böylelikle, 28 gün olan Şubat ayı 4 yılda bir 29 gün olur. Buna artık yıl denir. 4’le bölünebilen yıllar artık yıldır.

Dünyamız Güneş çevresinde dolanırken yumurta biçiminde bir yol izler. Bu yola dünyanın yörüngesi denir. Yerkürenin içinden geçip, kutupları birleştirdiği varsayılan eksen dünyanın yörüngesine dik değildir. 23,5 derece eğik durumdadır. Bu nedenle Dünya üzerindeki herhangi bir yere Güneşin ışınları yıl boyu aynı eğimle gelmez. Yılın kimi zamanları ışınlar dik olarak gelir. Bu yörelerde gündüzler uzun, havalar sıcak olur. Kimi zaman ışınlar eğik gelir. Bu durumda da gündüzler kısa, havalar soğuk olur. Bu sıcaklık ayrımları mevsimleri oluşturur. Bir yılda dört mevsim vardır.

Sonbahar 23 Eylül - 21 Aralık
Kış 21 Aralık - 21 Mart
İlkbahar 21 Mart - 21 Haziran
Yaz 21 Haziran - 23 Eylül

21 Mart ve 23 Eylül’de gece ile gündüz birbirine eşit olur. 21 Aralık’ta en uzun gece, en kısa gündüz, 21 Haziran’da en uzun gündüz, en kısa gece yaşanır.

İnsanlar tarihin ilk çağlarından beri olayları zaman içinde kolaylıkla belirlemek için yılı aylara, ayları haftalara, haftaları günlere bölmüşlerdir. Bu düzenlemeye takvim denir.

Her takvim önemli bir olayı başlangıç olarak almıştır. Örneğin; Müslümanlar, peygamberimiz Hz. Muhammed’in Mekke’den Medine’ye göç olayını takvim başı olarak kabul etmişlerdir. Buna göre düzenlenen takvime Hicri Takvim denir.

Bugün dünyada genel olarak kullanılan takvim, İsa Peygamber’in doğumunu başlangıç olarak alan Miladi Takvimdir. Bu takvimde İsa’nın doğumundan önceki yıllara MÖ (Milattan Önce), sonraki yıllara da MS (Milattan Sonra) denir. Geçmiş tarihler buna göre hesaplanır. Örneğin Büyük Roma İmparatorluğu’nun ikiye bölünmesi MÖ 365 yılında olmuştur. Bu: Roma İmparatorluğu’nun İsa Peygamberin doğumundan 365 yıl önce ikiye bölündüğünü belirtir. İstanbul’un İsa’nın doğumundan 1453 yıl sonra Osmanlılar tarafından alındığını belirtir. Ancak uygulamada MÖ’ler kullanılır. MS’ler ancak gerektiğinde kullanılır.

İnsanlar yaptıkları takvimlerde yılı 12 aya bölmüşlerdir. Bu 12 ayın 7 ayı 31 gün, 4 ayı 30 gün, Şubat ayı da 28 gün olarak hesaplanır. Her mevsim 3 aydır. Bir ayda 4 hafta, bir yılda 52 hafta vardır.

Bir hafta 7 gün, bir gün de 24 saattir. Bir saat 60 dakikadır. Saat zaman ölçüsü birimidir. Tarihlerin belirlenmesinde kolaylık sağlayan bir başka zaman ölçüsü birimi de yüzyıldır. Yüz yıllık zaman parçasına yüzyıl (Asır) denir. Çok eski olaylar kolaylık olsun diye yüzyıllarla belirlenir.

Yeni bir yıl başlarken : Biten yıl neler yaptığımızı, neler öğrendiğimizi gözden geçiririz. Çevremize yararlı olup olmadığımızı, zamanımızı iyi kullanıp kullanmadığımızı düşünürüz.

Her yeni yıl; yeni atılımlar, teni umutlar, kısaca yenilikler yılıdır. İnsanlık her yeni yılda tarihini yeni başarılar, yeni buluşlar, her alanda ilerlemelerle zenginleştirir.

Bizim de bu hızlı gidişe ayak uydurmamız, yeni yılda daha çok çalışarak daha başarılı olmamız gerekir.

Her yeni yılda yakınlarımızın, arkadaşlarımızın yeni yılını kutlarız. Yeni yılın başarılı, verimli olmasını dileriz.

DÖRT MEVSİM MASALI
Bir zamanlar Toprak Ana, evinde yalnız yaşıyormuş. Yalnız yaşamak zormuş, bu yüzden canı çok sıkılıyormuş. Bir gün kalkmış, gök kralına misafirliğe gitmiş. Sarayın kapısına varınca, gürültüler, patırtılar duymuş. Kapıdaki nöbetçiye, “bunların ne olduğunu” sormuş. 

Nöbetçi:
? Ne olacak, demiş. Mevsim kardeşlerin gürültüsü. İkisi kız, ikisi oğlan dört yaramaz çocuk var. Kavga edip duruyorlar.

Toprak Ana:
? Onları bana gönderin, demiş. Ben yalnızım, biraz da benimle otursunlar.

Nöbetçi Toprak Ananın isteğini krala söylemiş. Kral da “Peki” demiş. Toprak Ana bunun üzerine evine dönmüş, mevsim kardeşleri beklemeye başlamış.

Önce en küçük kardeş gelmiş. Pembe, beyaz saçlı, güzel bir çocukmuş. Toprak Anaya :
? Benim adım İlkbahar, demiş. Size ufak bir armağan getirdim.

İlkbahar, çantasını açmış, çantasından tomurcuklanmış dallar, renk renk çiçek demetleri, cıvıl cıvıl ötüşen kuşlar çıkarmış.

Çok geçmeden ikinci kardeş gelmiş. Tombul, kırmızı yanaklı bir kızmış. Adı da Yaz’mış. Kardeşine : 

? Haydi çekil bakalım, bak, ben geldim, demiş. Sonra po da çantasından çilek, kiraz, şeftali, erik gibi meyveler çıkarmış, bunları Toprak Anaya sunmuş.

Derken üçüncü kardeş gelmiş. Sarı sapsarı bir çocukmuş. Toprak Ana’ya :
? Ben sonbaharım demiş. Yalnızlığı, sessizliği çok severim, demiş. Sonra da kuşları kovmuş, her yeri sarıya boyamış. Ortalığa bir sessizlik çökmüş. Tam bu sırada dördüncü kardeş gelmiş. Çiçekleri, meyveleri dağıtmış, cebinden beyaz bir su çıkarmış, bu suyla her yeri beyaza boyamış. Bir yandan da : 

? Benim adım kış, benim adım kış diye bağırıyormuş.

Dört kardeş de Toprak Ananın evinden gitmek istememiş. Kavgaya tutuşmuşlar. Ortalık alt üst olmuş. Toprak Ana kızmış :

? Beni dinleyin, demiş. Ya sırayla gelin, evimde üçer ay misafir kalın, ya da çekilip gidin. Hepinizi birlikte istemiyorum.

? Bunun üzerine mevsim kardeşler düşünmüşler. Aralarında anlaşıp Toprak Anaya, “peki” demişler. İşte o günden beri sırayla geliyor, Toprak Anada üçer ay misafir kalıyorlar.]]></content:encoded>
		    <image>https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/yeni-yil-3196.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/yeni-yil-3196.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/yeni-yil-3196-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/yeni-yil-3196.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.canim.net/yeni-yil/87/</link>
			<pubDate>Tue, 24 Aug 2021 18:34:57 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Yaşlılar Haftası]]></title>
			<description><![CDATA[Yaşlılar haftası, yaşlılar haftası günü, yaşlılar haftası tarihi, yaşlılar haftası kuruluşu, ihtiyar yaşlılar haftası amacı, yaşlılar haftası hizmeti, yaşlılar haftası hakkında bilgi.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Yaşlılar haftası 18-24 Mart Yaşlılar haftası hakkında bilgi

Ülkemizde her yıl 18–24 Mart tarihleri arası "YAŞLILAR HAFTASI" olarak kutlanmaktadır.

Her insan için değişik mana ve önem ifade eden yaşlılık, hayatın çok özel bir dönemidir. Yaşlılarımız dün ile bugün arasında köprü kuran, kültürümüzü ve değerlerimizi yarınlara taşımamızı sağlayan en değerli varlıklarımızdır. Yaşlılık dönemi itibar gerektirmektedir bu aynı zamanda bir minnet borcudur. Yaşlı bireylerin toplumla bütünleşmesi, daha aktif olması ve yaşama bağlı kılınmaları gerekir.

Bir ömrün büyük kısmını topluma ve ülkeye hizmetle geçirmiş insanların, yaşlandıkları ve bakıma muhtaç oldukları dönemde ömürlerinin sonuna kadar insan onuruna yakışır bir şekilde bakım talep etme hakları vardır. Ailelerinden ve çocuklarından bu hizmeti çeşitli nedenlerle alamayanlara bu hizmet imkânlar ölçüsünde Devletimiz tarafından verilmektedir.

Devleti halka hizmet etme aracı olarak gören hükümetler, bir sınıf ve kesimin değil, bütün vatandaşlarımızın refah ve mutluluğunu sağlayacak sosyal politikalar yürütmeyi, bu bağlamda yoksullar, bakıma muhtaç yaşlılar, çocuklar ve işsizler için özel programlar oluşturmayı, zor durumdaki vatandaşlarımıza, terkedilmiş ve kimsesizlik duygusu yaşatmamayı hedeflemelidir.

Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğümüz, insanımızın değer yargıları arasında var olan yaşlıya sevgi, dayanışma ve saygı yaklaşımını, değişen toplum yapısı içinde ve bilimin ışığında profesyonelce hizmet alanlarına taşıyarak vatandaşlarımıza götürülecek hizmetlerin kalitesini ve çeşitliliğini artırmaya yönelik çalışmaları sürdürmelidir. Devletimizin sağladığı imkânlar ve sunduğu hizmetlerin her geçen gün daha mükemmel hale getirilmesini sağlamak öncelikli hedefi olmalıdır.

Ancak devletimizin çalışmaları yaşlılarımızın sorunlarının çözümü ve toplumda hak ettikleri yeri almaları konusunda tek başına yeterli değildir. Toplumda bu bilincin yerleşmesi, bugüne kadar olduğu gibi gönüllü kuruluşlarımızın ve yurttaşlarımızın katkıları ile yaşlılarımıza daha iyi yaşama koşullarını sağlayabiliriz. Yaşlılarımıza ve onların sorunlarına sahip çıkmak insanlık ve yurttaşlık görevimizdir.

"Bizleri bugünlere ve geleceğe hazırlayan yaşlılarımız için hayatı kolaylaştırmak ve kimseye muhtaç olmadan yaşamalarını sağlamak devletimizin öncelikli görevleri arasındadır."

Unutmayın ki bir gün herkes yaşlanacaktır.

Büyük Atatürk ne demiştir "Bir milletin yaşlı vatandaşlarına ve emeklilerine karşı tutumu; o milletin yaşama kudretinin en önemli kıstasıdır. Geçmişte çok güçlüyken, tüm gücüyle çalışmış olanlara karşı minnet hissi duymayan bir milletin, geleceğe güvenle bakmağa hakkı yoktur."]]></content:encoded>
		    <image>https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/yaslilar-haftasi-4793.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/yaslilar-haftasi-4793.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/yaslilar-haftasi-4793-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/yaslilar-haftasi-4793.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.canim.net/yaslilar-haftasi/86/</link>
			<pubDate>Tue, 24 Aug 2021 18:20:42 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Yangından Korunma Haftası]]></title>
			<description><![CDATA[Yangından korunma haftası, yangından korunma haftası günü, yangından korunma haftası önemi, ateşten korunma, yangından korunma haftası ne zaman.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Yangından korunma haftası - 25 Eylül'ü izleyen hafta Yangından korunma haftası hakkında bilgi

Ateşin denetimden çıkıp gittikçe büyümesine yangın denir.

Yurdumuzda her 25 Eylülü izleyen hafta Yangın Haftası olarak değerlendirilir. Hafta süresince çeşitli yayın organları ile halka, okullarda öğrencilere yangının zararları anlatılır. Korunma yolları ve alınması gereken önlemler belirtilir. 

 Yurdumuzda itfaiye örgütü kurulmadan önce Davud isimli biri Fransa'da gördüğü Didon denilen yangın tulumbasından esinlenerek, ilk yangın söndürme aracını yaptı. Tulumbayı taşıyan, yangını söndüren kişilere Tulumbacı denirdi. Her mahallenin tulumbacıları ayrı idi. Kentin bir yerinde yangın çıkınca, tulumbacılar, tulumbalarını sırtlarına alır, bağıra bağıra koşarak yangın yerine giderlerdi.

Ülkemizde ilk yangın söndürme örgütü 1914 yılında kuruldu. Yangın söndürme örgütüne İtfaiye, yangını söndüren görevlilere de İtfaiyeci denir.
 
Eskiden kentin yüksek bir binasının tepesinde ya da yangın gözlemek için özel olarak yapılmış bir kulede gözcü bulunurdu. Herhangi bir yerde çıkan yangını gözcüler, tulumbacılara bildirir, tulumbacılar da tulumbayı sırtlar, sokaklarda bağıra bağıra yangın yerine gelirler ve yangını söndürürlerdi.

Yangın söndürme görevi 25 Eylül 1923 tarihinde belediye hizmeti olarak kabul edildi. Bugün belediyelerde ve büyük endüstri kuruluşlarında itfaiye örgütü vardır.

İtfaiyenin yangın söndürmede kullandığı araçlar şunlardır:

İçi su dolu tankerler,
köpük depolanan ve püskürten aygıtlar, 
üstünde birbiri içine giren, açıldığında çok yükseklere uzanan merdiven bulunan taşıt araçları,
kazma,
kürek,
ip,
çengel,
hortum ve
benzerleridir.
Bilim ve tekniğin ilerlemesiyle motorlu araçlarda ve yapılarda itfaiye gelinceye dek kullanılan yangın söndürme tüpleri yapıldı. Yangın anında bu tüpleri kullanabilmemiz için, nasıl kullanıldığını ve nerede bulunduğunu bilmemiz gerekir. 
Yangın çıkar çıkmaz komşularımıza haber verip onların yangına karşı önlem almasını sağlarız. Böylece komşularımız yangından zarar görmemiş olurlar. Yangının söndürülmesinde de bize yardımcı olurlar.

Yangın çıktığında bu ilk girişimlerle birlikte, yangının çıktığı yeri, varsa itfaiye örgütüne bildirmemiz gerekir. Yanma olayının nedeni, havada bulunan oksijendir. Yangın çıkar çıkmaz yakınımızda yangın söndürme tüpü varsa onu kullanarak ateşin üstünü köpükle kapatmalıyız. Tüp yoksa ateşi kum, halı, kilim, battaniye vb. ile örtüp hava almasını önlemeliyiz. Biz bu önlemleri almakla ateşin hava ile olan ilişkisini kesmiş oluruz. Böylelikle hava içinde bulunan oksijen ateşle birleşemez. Yangın olayı da sona erer.

Yangının Başlıca Nedenleri:
Yanan soba kapağının açık bırakılması,
Sigaranın söndürülmeden atılması,
Gaz lambası veya mumun yanık bırakılması,
Çıplak elektrik tellerinin birbirine değmesi,
Orman ve korularda yakılan ateşin iyice söndürülmeden bırakılması,
Kibrit ve ateşle oynanması,
Yanıcı, patlayıcı maddelerin bulundukları yerde sigara içilmesi,
Yanan kibritin yere atılması… gibi nedenlerdir.
Dikkatsizlik yüzünden küçücük bir kıvılcımın başlattığı yangın bir mahalleyi yakar, kül eder. Orada yaşayanların ölmesi, yaralanması, evsiz kalması sonucunu doğurur. Ormanda çıkan yangın kısa sürede büyük orman alanlarını yok eder. Geriye verimsiz ve çorak topraklar kalır. İşyerlerinde, fabrikalarda, atölyelerde çıkan yangınlar binaların, makinelerin, tezgahların, fabrika depolarında bulunan malların yok olmasına ve çalışanların işsiz kalmasına neden olur.

Yangına karşı işyerleri, evler, eşyalar, ürünler sigorta ettirilmelidir. Bu durumda yangından zarar görenlerin zararları sigorta şirketlerince ödenir.

Yangınların çoğu dikkatsizlik sonucunda çıkmaktadır.

Bu hafta içinde öğrendiklerimizi yaşam boyu uygulayalım. Yangın çıkmaması için dikkatli olalım. Gerekli önlemleri alalım.

Deprem, sel ve yangın gibi felaketler; insanların hem canına, hem malına zarar verirler.

Yangın en tehlikeli felakettir. Önüne çıkanı yakar, kül eder. Siler, süpürür, ortadan kaldırır. Tedbirsizlik ve dikkatsizlik yüzünden çıkan yangınlar, büyük zararlar doğurur. En küçük kıvılcımdan, korkunç yangınlar çıkar. Küçük bir odada çıkan yangın, önce eve yayılır, sonra komşu evlere, mahalleye ve kısa bir süre içinde de koskoca bir şehre yayılır.

Kısa bir anda yüzlerce bina yanar, kül olur. Eşyalar, insanlar, hayvanlar yanar, yok olur. Büyük maddi - manevi zararlar meydana gelir.

Hele orman yangınları daha çoktur. Ülkemizin milli serveti olan ormanlar yok olur. Okullarda, radyo ve televizyonlarda yangınla ilgili konuşmalar yapılır. Gazete ve dergilerde bu konuda yazılar yayımlanır. Yangının yaratacağı ve yarattığı zararlar halka anlatılır. Öğrencilerin, bu konuda daha dikkatli olmaları istenir. Yangından korunma yolları öğretilir. Herkese yangın hakkında bilgi verilir.

Yangın dikkatsizlik sonucu ortaya çıkar. Çocukların ateş ve kibritle oynamaları, insanların ormanların içinde gelişigüzel ateş yakmaları büyük yangınlara sebep olur.

Yangından korunmak için ateşle oynamamalıyız. Yanmakta olan ocakta, mangalda ve sobada etrafa ateş parçaları düşürmemeliyiz. Yaktığımız kibriti söndürmeden atmamalıyız. Evde, okulda ve benzeri yerlerde elektrikle oynamamalıyız. Arıza yapar, yangına sebep olur.

Dışarılarda başıboş yanan ateşi toprak, kum örterek, su dökerek söndürmeliyiz. Her binada yangına karşı tedbir almalıyız. Binalarda kum ve su kapları, yangın baltaları, kazma ve kürek bulundurmalıyız. Yangın çıkınca, durumu hemen itfaiyeye bildirmeli, itfaiye gelene kadar yangının büyümesini, yayılmasını engellemeliyiz. 

Yangından zarara uğrayanlara Kızılay yardım eder. Böyle bir felakete uğrayan kimselere, Kızılay'ın yardımını beklemeden herkes yardım etmelidir. Hele komşular daha önce yardıma koşmalıdır.

ÜÇÜNCÜ KATTA ÇIKAN YANGIN
Odanın içinde bir yanık kokusu. Hemen anlar kadın.

"Yusuf, kalk, kalk. Yanıyoruz." Hemen fırlar kadın.
"Şamdan nerede, şamdan?" Mumu yakar.

Oda kapısını açmasıyla kapaması bir olur. Dışarıdan içeriye öyle bir duman saldırır ki, gözlerinin içi yanan kadın "ayy" diye bağırır ve aksırmaya başlar. "Yanıyoruz. Alt kat da tutuştu. Kalkın çocuklar." Fakat nereye kaçacaklar? Üçüncü kat.

"Yusuf, Yusuf" Adam şaşkın. Sanki direk. Odanın ortasına saplanmış duruyor. "Zehra, baba, çocuklar." 

Kadın bir daha kapıya koşuyor. Fakat gene açmasıyla kapaması bir oluyor.
Bu sefer merdivende alev görüyor ve pencereye koşup avazı çıktığı kadar bağırıyor. Komşular uyanıyorlar. Sokakta bir gürültü kopuyor. Her pencereden bir çığlık, aşağıda komşular.

"Cayır cayır yanacağız, imdat !.." diye bağırıyor kadın. Yalnız karşıki evde, üst kat pencerelerden ona seslenen Koltukçu İbrahim Efendi: "Eda Hanım diyor, sık dişini, şimdi itfaiye gelecek. Çarşaf tutarlar, atlarsınız. korkma, gelecek itfaiye." Kadın çılgına döner. Babuş ağlar, bağırır. Yusuf'la Zehra'da ses yok. İkisi de put. Eda Hanım bir kapıya, bir pencereye koşar. Sonra kocasının yanına yürür: "Yusuf. Sersem !.. Yaktın bizi. Kim bilir şamdanı nasıl tuttun ? Perde mi tutuştu. Ne oldu ? Yanıyoruz. Hep birden yanacağız şimdi, cayır cayır."

Yusuf, kalbi de var onun; elini göğsüne götürüyor. Nefes alamıyormuş gibi bir hali var. Sokakta gürültü, telaş, kıyamet. Odanın içini korkunç bir sıcaklık kaplıyor. Duman doluyor içeriye. Şimdi tutuşacaklar. Artık gözlerini açamaz oluyorlar. Babuş'un sesi de kesiliyor. Boğuldu mu oğlan? "Evladım, evladım."

Eda Hanım gözlerinin içi yanarak, elinde şamdan, çocuğa doğru koşarken mum sönüyor. Zifiri karanlık. Alt kattan ve merdivenden çatırtılar geliyor. Tutuşan tahtaların çatırtısı. Eda Hanım bayılmak üzereyken itfaiyenin çanlarını duyuyor ve pencereye koşuyor.
"Çabuk, a dostlar, çabuk, yanıyoruz, kül olacağız şimdi." Aşağıdan ona bağırıyorlar. Fakat ne söylediklerini anlamıyor. Eğilip bakıyor. Orta katın pencerelerinden alevler fışkırmakta. Gene haykırıyor, haykırıyor. Koltukçu İbrahim Efendi'nin sesi ona: "Korkma, çarşaf geriyoruz. Önce çocuklar, sonra siz." diyor. "Kim o? Kimsin sen?" "Biz itfaiye. Korkma hanım, önce çocuklar atlasın. Haydi çabuk."

Eda Hanım, yanıbaşına kadar gelen Babuş'u kapıyor, pencereden aşağı fırlatıyor. Gene aynı ses : "Tamam, kurtuldu o, şimdi öteki." Arkasından Zehra Hanım atlıyor. Sonra Eda Hanım, fakat çarşafın üstüne düşer düşmez bayılıyor.

Peyami SAFA]]></content:encoded>
		    <image>https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/yangindan-korunma-haftasi-6452.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/yangindan-korunma-haftasi-6452.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/yangindan-korunma-haftasi-6452-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/yangindan-korunma-haftasi-6452.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.canim.net/yangindan-korunma-haftasi/85/</link>
			<pubDate>Tue, 24 Aug 2021 17:49:11 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Dünya Veteriner Hekimler Günü]]></title>
			<description><![CDATA[Dünya veteriner hekimleri günü ne zaman, veterinerlik eğitim öğretimi, veterinerler, hayvan doktorları, baytarlar.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Ülkemizin de üyesi olduğu Dünya Veteriner Hekimleri Birliği, her yıl Nisan ayının son Cumartesi gününün "Dünya Veteriner Hekimler Günü" olarak kutlanmasını kararlaştırmış, ilk kez 28 Nisan 2001 günü Dünya Ülkeleri ile birlikte Dünya Veteriner Hekimleri Birliği üyesi olan Türk Veteriner Hekimleri Birliği tarafından organize edilerek kutlanmıştı. Kutlamalarda tüm mesleki kurum ve kuruluşların katkı ve katılımını sağlamayı ve tüm meslek camiasının sahiplenmesi amacıyla oluşturulan Düzenleme Kurulu ile organize edilmişti.

Dünyada Veteriner Hekimliği Eğitimi-Öğretimi
Tarih boyunca yaşanan doğal afetler dışındaki en büyük felaketlere salgın hayvan hastalıklarının neden olduğu kabul edilmektedir. Avrupa'da 18. yüzyılın ilk yarısında, sığır vebası salgınlarında 200 milyon sığır ölmüş; tek tırnaklılarda da salgın hastalıkların yayılmasıyla tarımsal işlevler durmuş; açlık başlamış; ekonomik ve sosyal yaşam durma noktasına gelmiştir.

İtalya ve İngiltere' de soruna çare bulmak üzere görevlendirilen beşeri hekimler, çözümün ancak veteriner hekimlerin yetiştirilmesi ile mümkün olabileceğini belirtmişlerdir. Bu düşünce, ilk ve ikinci veteriner okullarını 1762 ve 1764 yıllarında açan Fransa tarafından gerçekleştirilmiştir. Avrupa ülkelerinden bu okullara öğrenciler gönderilmiş ve bunlar mezuniyetten sonra kendi ülkelerinde veteriner okullarının kurucuları olmuşlardır. Bu okullardan mezun olan veteriner hekimler sahadaki etkili çalışmaları ile büyük başarı sağlayarak veteriner hekimliğin önemini kanıtlamışlardır.

Veteriner hekimliği eğitimini başlatan, bilgili ve yetkin veteriner hekimleri uygulama alanına yayan tüm Avrupa ülkelerinde, tarım devriminin dayanağını, sağlıklı ve verimli hayvan varlığı oluşturmuş; toplumsal kalkınma ve sanayi devrimi için geniş olanaklar sağlanmıştır.

Türkiye'de Veteriner Hekimliği Eğitimi-Öğretimi
Osmanlı Dönemi
Ülkede modern anlamda Tıp ve Harp Okullarının kuruluşu 1827 ve 1834'de gerçekleştirilmiş; ilk Veteriner Okulu ise, Tanzimat sonrası, 1842'de açılabilmiştir. Bu okul da dünyadaki örnekleri gibi; salgın ve diğer hayvan hastalıkları ile mücadele edebilecek olan veteriner hekimlerin yetiştirilmesi amacıyla açılmıştır.

Eğitim-öğretim süresi 1848–1849 döneminden başlayarak dört yıla çıkartılmış; 1853'den itibaren Avrupa veteriner fakültelerindeki ders programları uygulanmıştır. Mezun veteriner hekimlerin hayvan hastalıkları ile mücadele yanında haralarda yetiştiricilikle ilgili görevler yüklenmesi, veteriner hekimliği mesleğinin önemli bir aşamasını oluşturmuştur. Veteriner hekimliği hizmetlerinin ülke çapında yaygınlaştırılması amacı ile 1889'da Sivil Veteriner Okulu açılmış ve "Veteriner İşleri Müdürlüğü" kurulmuştur.

Aynı yıllarda Türkiye'de laboratuar çalışmaları başlatılmış; hekim ve veteriner hekimler önce "Kuduz Müessesesi"ni sonra "Osmanlı Bakteriyolojihanesi'ni faaliyete geçirmişlerdir. Böylece eğitim-öğretim, araştırma ve uygulama etkinlikleri birbirini tamamlamıştır. İlk hayvan sağlığı yönetmeliği, ilk sığır vebası serumu üretimi ve uygulaması veteriner okullarının ve Veteriner İşleri Müdürlüğünün ortak çalışmalarıyla gerçekleştirilmiştir. Böylece sorunlar eğitime, eğitimdeki bilgi de alana aktarılarak, eğitim ve uygulama alanında sürekli bir işbirliği gerçekleştirilebilmiştir.

Cumhuriyet Dönemi
Cumhuriyet döneminde gerçekleştirilen ilk ve en önemli reformlar arasında veteriner hekimliği eğitimi ve hayvancılık konuları da yer almıştır. Salgın hayvan hastalıkları ile çağdaş anlamdaki savaş yöntemlerinin uygulanması yolunda Avrupa ülkelerinden gelen yoğun baskı, Cumhuriyet'in ilanı ile birlikte ciddiyetle ele alınmış; Office Internationale Epizootie (OIE)'ye ve Dünya Veteriner Hekimleri Birliğine üyelikler gerçekleştirilmiş; 1924-1929 yıllarında uygulanan "Beş yıllık Veteriner Hekimliği Hizmetleri Programı" çerçevesinde; 1926 yılında Hayvan Islah Kanunu", 1928 yılında "Hayvanların Sağlık Zabıtası Hakkında Kanun" kabul edilerek uygulamaya konulmuştur. Bu sayede, başta sığır vebası olmak üzere, hayvan hastalıklarıyla savaşta üstün bir başarı sağlanmıştır. Diğer yandan, dünya standartlarına uymak ve ülke sorunlarına çözüm getirmek amacıyla 1933 yılında İstanbul'daki Yüksek Veteriner Okulu "Fakülte" olarak Ankara'ya nakledilmiştir. Bu kurumda Alman öğretim üyelerinin de katkıları ile 20. yüzyılın ilk yarısında geçerli olan modern anlamdaki veteriner hekimliği eğitimi gerçekleştirilmiştir. Tüm bu aşamalarda öğretim kadrosu ile Tarım Bakanlığı ve meslek örgütü arasında sürekli ve yakın bir işbirliği sağlanmıştır.

İlk Üniversite Kanunu (1946) ile Ankara Üniversitesi kurulmuş ve Veteriner Fakültesi, üniversite olanaklarından yararlanarak, evrensel, bilimsel ve özerk bir yönetime kavuşmak amacıyla 1948'de Ankara Üniversitesine bağlanarak üniversite sistemi içerisine girmiştir. İlk iki yılda gerçekleştirilen düzenleme ile 1950'de, o yılların üniversite yapısındaki "kürsü" sistemine geçilmiş; lisans programları yenilenmiş; lisansüstü düzeyde Tarım Bakanlığı ile işbirliği içinde "uzmanlık" eğitimi başlatılmıştır. Böylece, kısa sürede ülkenin uzman veteriner hekim açığı da kapatılmıştır.

Giderek artan veteriner hekim gereksinimini karşılamak amacı ile 1989'li yıllarda ikinci bir veteriner fakültesinin açılması konusu Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi tarafından gündeme getirilmiş; önce Ege , daha sonra İstanbul Üniversitesinin bünyesinde bir fakülte açılması amaçlanmış, ancak bu konuda olumlu bir sonuç alınamamıştır.

Planlı kalkınma sürecinde veteriner hekim açığı yeniden gündeme getirilmiştir. Ancak, "Üçüncü Beş Yıl Yeni Strateji ve Kalkınma Planı İnsan Gücü" çalışmalarında, veteriner hekim arzında fazlalık olduğu ileri sürülmüştür. Fakülte, Bakanlık ve meslek örgütlerinin ortak çalışmaları sonunda bu hatanın düzeltilmiş olmasına rağmen, ikinci veteriner fakültesi ancak,1970'de Elazığ'da açılabilmiştir.

Daha sonra 1972'de İstanbul'da üçüncü ve 1978'de Bursa'da dördüncü veteriner fakültesinin açılışı gerçekleştirilebilmiştir.

Yeni kurulan bu üç fakültenin açılma isteği, Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi ile tabanın éğilimini yansıtan Türk Veteriner Hekimleri Birliği Merkez Konseyi tarafından gündeme getirilmiş; tüm hazırlıklar Fakülte Kurularında yapılmış; Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) görüşleri alınmış, üniversitelerin senatoları tarafından onaylanmış ve kurucu kadroların sağlanmasından sonra eğitim-öğretime başlanılmıştır. Bu fakültelerin tümünde ders programları ile eğitim-öğretim beraberliğinin sağlanması Türkiye'de veteriner hekimliği eğitiminin önemli noktalarından birini oluşturmuştur.

Türkiye'de 1980 sonrası kabul edilen "2547 Sayılı Yüksek Öğretim Kanunu" 1981 yılından itibaren uygulamaya konulmuştur. Kanun uyarınca, 1982 yılında çıkartılan "41 Sayılı Kanun Hükmündeki Kararname" ile üç yeni veteriner fakültesi daha kurulmuş; Konya ile Van'da 1982'de ve Kars'ta 1985 yılında eğitim-öğretime başlanılmıştır. Yüksek Öğretim Kurulu tarafından hazırlanan "Veteriner Fakültelerinde Eğitim ve Öğretim Planı ile İlgili İlkeler' 1982-1983 ders yılından itibaren tüm veteriner fakültelerinde uygulanmaya başlamıştır. Buna göre "bilim dalları kapsamında olmayan zorunlu dersler ve seçmeli dersler" ifadeleri altında bazı meslek dersleri seçmeli duruma düşürülmüş; diğer yandan, veteriner hekimliği ile doğrudan ilgisi olmayan ve çağdaş veteriner hekimliği eğitimi programlarında yer almayan bazı derslerin eğitim-öğretim süresince okutulması zorunluluğu getirilmiştir. Bu ve benzeri nedenlerle Türkiye veteriner fakültelerinden verilen diplomaların yabancı ülkelerde geçerliliğinin tartışılması gündeme gelmiştir.

Veteriner fakültelerindeki eşgüdümü sağlamak, eğitim-öğretim programlarında yapılacak değişiklikler ile yeni oluşturulacak bilim ve ana bilim dalları konusunda öneriler geliştirmek ve karar vermek amacıyla 1989 yılında, bir rektörün başkanlığında veteriner fakültelerinin dekanlarından oluşan "Üniversitelerarası Kurul Veteriner Bilimleri Eğitim Konseyi" kurulmuştur. Veteriner fakültelerinde tüm öğretim üyelerinin görüşleri alınıp, uluslararası minimal ölçütler ile uygulamadaki sorunlar göz önünde tutularak yeniden hazırlanan ders programları bu Konsey tarafından onaylanarak 1990–1991 eğitim-öğretim yılından itibaren Ankara, Elazığ, İstanbul ve Konya'daki veteriner fakültelerinde yürürlüğe konulmuştur. Daha sonraki yıllarda diğer fakülteler de bu programı uygulamaya başlamışlardır.

Fakültelerdeki eğitim-öğretim denkliğini sağlamak yanında, fakültelere alınacak öğrenci sayıları ile yeni fakültelerin açılması konusu da gündeme getirilmiştir. Bu amaçla; Veteriner Bilimleri Eğitim Konseyinin 26 Ekim 1990 günü yaptığı toplantısında; "Veteriner fakültelerine alınacak öğrenci sayısının azaltılması ve yeni veteriner fakültelerinin açılmaması konusunda gerekçeli olarak hazırlanan görüşün Yüksek Öğretim Kurulu Başkanlığına arzına oy birliği ile karar vermiştir" şeklinde bir karar alınmıştır. Bu karara rağmen, bugün Türkiye'de veteriner fakültelerinin sayısı 19'a yükseltilmiş bulunmaktadır.

Kaynak: 1. Türk Veteriner Hekimliği Kurultayı Sonuç Raporu 1998]]></content:encoded>
		    <image>https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/dunya-veteriner-hekimler-gunu-8402.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/dunya-veteriner-hekimler-gunu-8402.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/dunya-veteriner-hekimler-gunu-8402-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/dunya-veteriner-hekimler-gunu-8402.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.canim.net/dunya-veteriner-hekimler-gunu/84/</link>
			<pubDate>Tue, 24 Aug 2021 17:41:32 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Vergi Haftası]]></title>
			<description><![CDATA[Vergi haftası, vergi haftası günü, vergi çeşitleri türleri, verginin önemi, vergi haftası önemi, vergi haftası tarihi, vergi haftası amacı, vergi haftası kuruluşu.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Kamuoyunda sağlıklı bir vergi bilincinin oluşturulması ve toplumun tüm kesimlerine benimsetilmesi için 1990 yılından itibaren her yıl Mart ayının son haftası “Vergi Haftası” olarak çeşitli etkinliklerle kutlanmaktadır.

Vergi Nedir?
Vergiyi kısaca devletin gerçek ve tüzel kişilere yüklediği ekonomik yükümlülük, olarak açıklayabiliriz. Devletin bizlere yani vatandaşlara yüklediği bu ekonomik yükümlülüğün asıl işlevi, devlet harcamalarını karşılayarak yol, su, elektrik, sağlık gibi altyapı hizmetlerini sağlayabilmektir. Vergi ödemenin en temel ilkelerinden biri, toplumsal sınıf farkı tanımadan tüm vatandaşların bu görevi yerine getirmeleridir.

Kim, Ne Kadar Vergi Öder?
Devletin belirlediği vergileri öderken, vergi ödeyen kişilerin, kamu hizmetlerinden yararlanma düzeyi kesinlikle göz önünde bulundurulmaz, bu tamamen kişilerin ödeme gücüyle orantılı bir paylaşımdır. Yani, A ile B'nin devletten yararlandığı hizmetler kesinlikle göz önünde bulundurulmamaktadır. Vergiler ödenirken devlet, sadece vatandaşlarının gelir düzeyine bakar ve kişilerin ödeme gücüne bağlı olarak bir ödeme sistemi geliştirir. A'nın aylık gelirinin B'den daha fazla olduğunu düşünürsen A, B'ye oranla devlete daha fazla vergi ödeyecektir.

Vergilendirmenin Asıl İşlevleri Nelerdir?
Devlete kaynak yaratarak, yatırım ve harcamalarını karşılanmasını sağlar. Büyümeye katkıda bulunarak, gelir ve servet paylaşımını düzenler. Devletin sağlamakla yükümlü olduğu sağlık, güvenlik gibi temel hizmetleri ve altyapı hizmetlerinin gerçekleşmesini sağlar.

Vergi Türleri Nelerdir?
Vergiler, dolaylı vergi ve dolaysız vergi olarak genel bir şekilde ikiye ayrılır.

Dolaylı vergi; kişilerin devletten bir hizmet almaları veya bir malı satın almaları sonucunda meydana gelir. Örneğin; oturduğun semtin marketinden aldığın çikolata ve meyve sularını alırken bile, devlete belli bir oranda vergi ödersin. Bu vergileri, K.D.V. ve Tekel vergisi olarak da sayabilirsin.

Dolaysız vergi ise, ticaret ile uğraşanların kazandıklarından veya bir iş yerinde ücretli olarak çalışan memur ve işçilerin ücret ve maaşlarından kesilen vergidir. Bir örnek gerekirse, anne veya babanın çalıştığı iş yerlerini düşünebilirsin. Devlet, anne ve babanın her ay aldığı maaşın belirli bir oranı kadar vergi alır. Devlet, bu vergileri çalışan ve maaşı olan her vatandaşından keser.

Vergi Ödemenin Yararları Nelerdir?
Aynı ülkede yaşayan, devletin sunduğu hizmetlerden yararlanan vatandaşlar olarak hepimizin devlete vergi ödemesi gerekir. Bu ödediğimiz vergiler ile devlet bizlere çeşitli olanaklar sağlamaktadır. Devlet, vatandaşlarının çok daha rahat yaşayabilmesi için, biz vatandaşlardan aldığı vergiler ile halkına çeşitli kullanım olanakları yaratır. Bu olanakları, eğitim aldığın okulu yaptırmak, kullandığın suyu veya televizyon seyredebilmen için harcadığın elektriği evine getirmek olarak sayabiliriz. Vergi ödemek, bir ülkede yaşayan her vatandaşın en kutsal görevlerinden biridir. Devletin de bu vergilerden topladıklarıyla en iyi şekilde hizmet sunması da, vatandaşlarına karşı yerine getirmesi gereken en önemli görevlerden biridir.]]></content:encoded>
		    <image>https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/vergi-haftasi-8174.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/vergi-haftasi-8174.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/vergi-haftasi-8174-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/vergi-haftasi-8174.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.canim.net/vergi-haftasi/83/</link>
			<pubDate>Tue, 24 Aug 2021 17:31:45 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Veremle Savaş Haftası]]></title>
			<description><![CDATA[Veremle savaş haftası, Veremin belirtileri, tüberküloz veremden korunma yöntemleri, verem nasıl bulaşır, B.C.G. aşısı, veremle savaş haftası günü, veremle savaş haftası amacı, veremle savaş haftası tarihi, veremle savaş haftası hakkında bilgi, veremle savaşmak]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[İnsanların sağlığı için en tehlikeli hastalıklardan biri de veremdir. Verem hastalığına halk arasında ince hastalık, tıp dilinde tüberküloz denir. Bulaşıcı bir hastalık olan verem mikrobunu Robert Koch adında bir Alman doktoru bulmuştur. Onun için verem mikrobuna Koch Basili denir.

Bu mikrop insan vücuduna solunum ve sindirim yoluyla girer. Çabuk fark edilip önlem alınmazsa vücudu kemirir, zayıflatır. Ölüme neden olur.

Mikroplar hangi organa yerleşirse hastalık o organın adı ile anılır. Akciğer veremi, kemik veremi, gırtlak veremi, deri veremi, ilik veremi.. gibi.

Verem, insandan insana, hayvandan insana geçer. En yaygın olanı akciğer veremidir. Tıp bilimi ilerledikçe verem mikrobunu yok edici ilaçlar yapıldı. İnsanları bu hastalıktan korumak için aşılar bulundu. Verem aşısına B.C.G. aşısı denir.

Verem aşısı ülkemizde ilk kez 22 Aralık 1952 tarihinde yapılmaya başlanmıştır. Bu aşıyı sağlık kuruluşlarında bütün insanlar ücretsiz olarak yaptırabilir. Zaman zaman kent, kasaba ve köylerde B.C.G. aşı kampanyaları açılır, aşı yapılır. Bu aşı okullarda öğrencilere de uygulanır.

B.C.G. aşısı yapıldığında verem mikropları vücudumuza girse de bizi hasta etmezler. Son yıllarda verem hastalığı ile yapılan savaş başarıya ulaşmış, hastalık önemli ölçüde azalmıştır.

Yurdumuzda veremle savaşmak, kişilerin vereme yakalanmasını önlemek, hasta olanları sağlığa kavuşturmak amacı ile Verem Savaş Dernekleri kurulmuştur..verem Savaş Dernekleri; halkı verem tehlikesine karşı uyarır. Onları bu konuda aydınlatır. Hastalanmamak içi neler yapılması, nelerin yapılmaması konusunda bilgi verir.

Veremli hastaların sanatoryum denilen verem hastanelerinde iyileştirilmelerini sağlar. Ayrıca zayıf yapılı, kolaylıkla vereme yakalanabilir kişilerin prevantoryum denilen dinlenme yerlerinde bakımlarına yardımcı olur.

VEREMDEN KORUNMAK İÇİN ALINACAK ÖNLEMLER
Havasız yerlerde kalmamalıyız.
Dengeli beslenmeliyiz.
B.C.G. verem aşısını yaptırmalıyız.
Veremli hastaların eşyalarını kullanmamalıyız.
Veremli hastanın tabağından yemek yememeli, bardağından su içmemeli, kaşık ve çatallarını kullanmamalıyız.
Öksüren, hapşıran insanlardan uzak durmalıyız.
Açık ve temiz havada dolaşmalıyız.

VEREM HASTALIĞININ BELİRTİLERİ
Geceleri terleme ve hafif ateşlenme, 
Kesik kesik öksürükler, 
Halsizlik ve devamlı yorgunluk hali.
İsteksizlik
İnsan vücudunda zayıflama belirir. Zayıflama ilk iki ay içerisinde yavaş, sonraki aylarda daha hızlı görülür.

VEREM AŞISINI BULAN (Robert Koch)
Robert Koch 1843 Aralığında Orta Almanya’nın bir köyünde doğdu. Bu dağ köyünde çocuklar oyun oynamak için kalabalık gruplar meydana getirirlerdi. Bir madencinin oğlu olan Koch da bunlarda biriydi, fakat bu çocuk bütün arkadaşları gibi gruplar içinde oynamanın yanı sıra sık sık yalnız başına kalıp çevresini incelemekten çok hoşlanırdı. Robert Koch çiçeklerin, böceklerin adlarını öğreniyor, kelebekleri inceliyor ve bu hayvanları hareket ettiren gücü araştırıyordu. Bir hamam böceği nefes alıp verebiliyor muydu ? Yüreği var mıydı ? Küçük Koch gelecekte bunları öğrenmeyi kafasına koymuştu.

İlk, orta öğrenimini başarıyla tamamladıktan sonra Tıp Fakültesine yazıldı. Ciddiliği ve çalışmasıyla dikkati çekiyor, eğlenceye hiç zaman ayırmayarak durmadan okuyor ve sistemli bir şekilde araştırıyordu. 1862’de Tıp Fakültesini başarıyla bitirerek Hamburg Hastanesi doktor yardımcılıklarından birine atandı.

Sabırlı, çalışkan bir kişi olan Doktor Koch, çevresindeki insanların kendisine üstün bir değer verdiklerini görüyor ve bu saygıyı kötüye kullanmayarak tükenmez bir çabayla araştırmalarına devam ediyordu. İnsanların hastalıkların pençesine düşmelerinden, birden bire sararıp solarak mum gibi eriyip gitmelerinden hayrete düşüyor, bunun nedenlerini öğrenmek istiyordu.

Bu soruların cevaplarının laboratuarındaki mikroskopta gizli olduğunu biliyordu. 1880 yılında Berlin Sağlık Kurulu’na atandı. Bu atama onun araştırmalarını genişletmesine yaradı. Gerçekten de işe başladıktan iki yıl sonra verem hastalığıyla ilgili ilk önemli araştırması yayınlandı.

1882 yılında bir gece hasta bir akciğer parçacığının dokuları içinde boyama usulüyle kahverengine boyanmış bir çok canlının kıpırdadığını gördü. İşte bunlar insanların bela olan verem hastalığının mikrobuydu.

Bu önemli buluş bütün dünya bili alanında büyük bir ilgiyle karşılandı ve büyük yankılar uyandırdı. Bu arada bir çok bilgin ve doktorla birlikte Hindistan, Afrika ve Japonya’ya geziye çıkan Koch, uyku hastalığı, malarya, tifüs gibi hastalıklar üzerinde incelemeler yaptı. Kolera hastalığını meydana getiren vibrion basilini buldu. Bütün bu keşiflerinden ötürü de 1905 Nobel ödülünü kazandı.

Yaşadığı sürece tıp konusundaki araştırmalarıyla insanlığa hizmet eden, bir çok eser yayımlayan Dr. Koch, 67 yaşındayken 1910 yılında kalp yetersizliğinden öldü.]]></content:encoded>
		    <image>https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/veremle-savas-haftasi-44.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/veremle-savas-haftasi-44.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/veremle-savas-haftasi-44-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/veremle-savas-haftasi-44.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.canim.net/veremle-savas-haftasi/82/</link>
			<pubDate>Tue, 24 Aug 2021 17:25:58 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Vakıflar Haftası]]></title>
			<description><![CDATA[3-9 Aralık Vakıflar Haftası, vakıflar haftası günü, vakıflar haftası tarihi, Türk vakfı, vakıflar haftası amacı, vakıflar haftası hakkında geniş bilgi.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Bir hizmetin sürüp gidebilmesi için, kişilerin kendi istekleriyle bağışladıkları para ve mülklere “ Vakıf” denir. Bağışlanan mülklerin, eserlerin geleceğe sağlıklı kalabilmeleri korunmalarına bağlıdır. Geçmişin geleceğe taşınması ve yaşatılması vakıfların görevi arasındadır.

İnsanlar arasında sosyal dayanışmanın sağlanması, yardımlaşmak, birbirine destek olmak, acı ve mutlu günleri paylaşmak, sevgi ve saygı tohumlarını atabilmek için fertler arasındaki ilişkilerin iyi olması gerekir.

Vakfın tarihçesi çok eskilere dayanır. Dinimiz yardımlaşmayı ve ihtiyacı olanlara destek olmayı dini temeli saymıştır. Vakıflar Osmanlılar zamanında daha da yaygınlaşmıştır. Cumhuriyetin kuruluşundan sonra da etkinliğini aynı ölçüde sürdürmüştür. 5 Haziran 1935’te çıkan bir kanunla “Vakıflar Genel Müdürlüğü” kuruldu. Ülkemizdeki vakıfların hepsinin yönetimi, bu teşkilata verildi.

Vakıflar eğitime, öğretime, belediyelere, sağlık işlerine, yoksullara hizmet ederler. Vakıf tarafından yardım alan kişilerin adları, kurum tarafından açıklanmaz.

Ülkemizin sosyal, ekonomik, kültürel ve yurt savunmasında vakıfların yardımlar büyüktür. Bu kadar güzel bir hizmetin sürekliliğini sağlamak hepimizin görevidir. Vakıflara yardım ederek gelirlerini çoğaltmak ve çalışmalarını desteklememiz gerekir.

Vakıfların toplumsal yaşamımızdaki hizmetlerini şöyle sıralayabiliriz:

Dini hizmetler
Sağlık hizmetleri
Eğitim ve öğretim hizmetleri
Aş evi hizmetleri
Sosyal hizmetler
Sanat ve kültür hizmetleri
Para yardımı
Milli savunma hizmetleri
İktisadi hizmetler
Ulaştırma hizmeti
Spor hizmetleri

İnsanlardaki yardım duygusunu geliştirmek, dayanışmanın önemini anlatmak ve insanların gönül zenginliğine ulaşmasına yardımcı olmak amacı ile 1985 yılından beri 3 – 9 Aralık tarihleri arasında “Vakıf Haftası” kutlanmaktadır.

Bir hizmetin gelecekte de hizmet olarak devamını sağlamak amacıyla kendi istekleri ile resmi yollarla bağışlanan mülk ve paralara vakıf denir. Türk toplumunda vakıfların çok eski bir geçmişi vardır. Eskiden bağışlanan hanlar, hamamlar, yapılan köprüler, çeşmeler, okullar ve camiler buna örnek olarak verilebilir. Bağışlanan bu eserlerin geleceğe sağlıklı kalabilmeleri korunmalarına bağlıdır. Geçmişin gelecekte yaşatılması da vakıfların görevleri arasındadır.

Bu eserlerin korunması ve verilen hizmetin devamını sağlamak için Vakıflar Genel Müdürlüğü kurulmuştur. Bütün bu eserler, Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından onarılır, kiraya verilir, gelirleri toplanır. Toplanan bu gelirler eserlerin korunması, kimsesizlere yardım ve çalışanların maaş alacakları olarak harcanır. Türkiye’de Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün malı olan bir çok dükkan ve iş yeri bulunmaktadır.

Vakıflar Genel Müdürlüğüne bağlı vakıf eserleri sayısı 7500 civarındadır. Vakıflar Genel Müdürlüğü bu gelirler dışında devlet tarafından da desteklenmektedir. Bunun için her yıl bütçeden belirli bir miktarda ödenek ayrılmaktadır.

Vakıflara bağlı öğrenci yurtlarında öğrencilerin barınma, yiyecek ve giyecek ihtiyaçları karşılık beklemeden sağlanır. Düşkümler ve yoksullar için aş evleri açıp onların daha sağlıklı yaşamalarına katkıda bulunulur. Sağlık hizmetleri veren vakıflar da aynı hizmetleri insanlara sunarlar. Vakıflar Genel Müdürlüğü ve vakıfların hizmetlerini anlatmak amacıyla her yıl 3 – 9 Aralık tarihleri arasında Vakıflar Haftası kutlanır. Hafta boyunca vakıfların çalışmaları hakkında bilgi verilir. Radyo ve televizyonlarda, okullarda konu ile ilgili konuşmalar yapılır. Okullarda vakıf eserlerini tanıtıcı duvar gazeteleri düzenlenir. Gidilebilecek vakıflar ve vakıf eserlerine geziler düzenlenir.

Tarihin izlerinin yaşandığı bu eserlere sahip çıkalım. Yaşamaları için yardım edelim. Vakıf eserlerini korumak için yardımcı olalım. Hayırlı iş yapmanın en emin yolu vakıflara yapılan bağışlardır.

Mehmetçik Vakfı, Milli Eğitim Vakfı, Kalp Vakfı gibi vakıflar kendi alanları ile ilgili hizmet vermektedirler.]]></content:encoded>
		    <image>https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/vakiflar-haftasi-3835.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/vakiflar-haftasi-3835.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/vakiflar-haftasi-3835-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/vakiflar-haftasi-3835.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.canim.net/vakiflar-haftasi/81/</link>
			<pubDate>Mon, 23 Aug 2021 23:53:06 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Türk Standartları Haftası]]></title>
			<description><![CDATA[Türk standartları haftası, TSE, TSEK Türk standartları haftası hakkında bilgi, Türk standartları haftası tarihi, Türk standartları haftası amacı, Türk standartları haftası kuruluşu.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Türk Standartlar Enstitüsünün 19.8.1993 tarihli teklifi üzerine. Millî Eğitim Bakanlığınca her yıl ekim ayının üçüncü haftası. Standartlar Haftası olarak kutlanması kabul edilmiştir.
Bu hafta da;

Türk Standartlar Enstitüsünün kuruluş amaçları ve görevleri, 
Standardın ne olduğu ve yararları, 
Tüketicinin korunması ve sağladığı yararları, 
TSE ve kalite konuları hakkında öğrencilere bilgi verilir 
Radyo ve televizyonlarda Türk Standartları Enstitüsü hakkında halk bilgilendirilir. 
Hatalı ve bozuk mal alındığında ne yapılması gerektiği açıklanır. 
Aldatıcı ve haksız reklâmların zararları anlatılır. 
TSE damgası ve garanti belgesinin önemi açıklanır

TÜKETİCİYİ KORUMA (STANDARTLAR) HAFTASI
Belirli bir hizmetin, ihtiyaçları karşılayacak üretimin, ekonomiye ve teknik amaçlara uygun ölçüde üretmek için; özelliklerini belirleme ve tek biçime sokma işlemine "Standardizasyon" denir.

Standardizasyon çalışmaları sonucu ortaya çıkan; belge, doküman veya esere "Standard" adı verilmektedir.

Ülkemizde standardizasyon çalışmaları 1930 yılında başlamış, 1936'da "Standardizasyon dairesi", 1954'de de "Türk Standartları Enstitüsü" kurulmuştur. 18 Aralık 1960 yılında yürürlüğe giren bir yasa ile TSE yeniden oluşturulur ve 16 Mayıs 1985 tarihli 3205 sayılı yasa ile TSE Kurumu bugünkü yapışma kavuşturulur. TSE'nin görevi; her türlü standardizasyonu hazırlamak ya da hazırlatarak, uygun bulduklarım Türk Standartları olarak kabul etmektir.

Standardizasyonun amaçları:
1. Üretimde ve malların değişiminde işgücü, malzeme, güç kaynağı vb. faktörlerde en yüksek düzeyde tasarruf sağlamak.

2. Tatmin edici mal ve hizmet üretimini sağlayarak tüketici çıkarlarım gözetmek.

3. İnsan yaşamının sağlık ve güvenliğini korumak.

4. İlgili grupların, birbirleriyle olan bilgi alışverişini ve anlaşmalarım kolaylaştırmak.

İyi bir tüketici satın aldığı ürünün. TSE veya TSEK markalı yani, Türk Standartlar Enstitüsü Kurumu işareti olmasına dikkat etmelidir.

Ülkemizi gelecekte yönetecek olan çocuklarımızın ve gençlerimizin kalite ve standardizasyon bilinç ve kültürünün oluşması için; Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu'nun aldığı kararla; ilköğretim, lise ve dengi okullarda "Tüketicinin Korunması Kolunun” her yılın "Ekim ayının 3. haftasının "Standartlar Haftası" olarak kutlanmasını, orta öğretim kurumlarının öğretim programlarına "Standardizasyon ve Kalite -1" dersinin seçmeli ders olarak alınması uygun görülmüştür.

Tüketicileri korumak için, Dernek ve Vakıf şeklinde sivil toplum örgütle-ri kurulmuştur. Bu kuruluşlar alışverişlerinde insanları aydınlatmakta ve tüketici haklarım korumaktadırlar.]]></content:encoded>
		    <image>https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/turk-standartlari-haftasi-6008.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/turk-standartlari-haftasi-6008.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/turk-standartlari-haftasi-6008-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/turk-standartlari-haftasi-6008.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.canim.net/turk-standartlari-haftasi/80/</link>
			<pubDate>Mon, 23 Aug 2021 23:45:59 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Yerli Malı Haftası]]></title>
			<description><![CDATA[12-18 Aralığı kapsayan hafta, Tutum yatırım ve türk malları haftası, tutum yatırım ve türk malları haftası günü,tutum yatırım ve türk malları haftası tarihi, tutum yatırım ve türk malları haftası hakkında geniş bilgi.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[İnsanların parasını, malını eşyalarını, zamanını ve sağlığını gerektirdiği gibi korumak ve kullanmasına tutumlu olmak denir. Tutumluluk hiçbir zaman cimrilik demek değildir.

Tutumlu insan eşyasını, malını düzenli ve temiz kullanır. Zamanını boşuna harcamaz. Kendisine ve çevresine yararlı işlerle geçirir gününü. Böylece kötü alışkanlıklardan da kurtulur. Mutlu ve güvenli olur.

İnsanlara insan oldukları için sahip olmaları gereken bir takım hakların bulunduğu fikri ilk kez İngiltere’den ortaya atıldı.19. Yüzyılda Amerika ve diğer bir çok ülkelere yayılan bu fikir akımından sonra 1789 Fransız İhtilali Avrupa’da insan haklarının kabul edilmesini ve uygulanmasını sağlamıştır.

Amerikan Cumhurbaşkanı Roosvelt ile İngiliz Başkanı Churcill tarafından imzalanıp duyurulan Atlantik Beyannamesinde insan hakları genişletildi. Bu beyannamede insanlara millet, inanç, ırk ayırımı gözetmeksizin herkes için eşit haklar konmuş ve yasaların korumasına verilmiştir.

Yalnızca kendimize ait olanı değil, elektriği, suyu, yiyecekleri, okulda kullanılan eşyaları, bize ait olmayan eşyaları kendimizinmiş gibi özenle korumalıyız. Topluma ve arkadaşlarımıza ait olan eşyalara zarar vermemeliyiz.

Tutum ve yatırım, ülkeler için de önemli bir konudur. Çünkü devletler de gelirleriyle giderlerini dengelemek zorundadır. Bir devlet eğer gelir ve giderlerini iyi ayarlarsa; gelir kaynaklarını iyi yatırımlarda kullanırsa kalkınır, zenginleşir ve hiçbir devlete bağımlı kalmaz.

Yurdumuz cumhuriyet döneminde yeni savaştan çıkmış bir ülke idi. Yurdumuzun her köşesi çok büyük zararlar görmüştü. Ellerinde bir şeyleri kalmayan halk yoksulluk içerisinde kıvranıyordu. Atatürk bu duruma çok üzülüyor ve bu durumdaki halka bir şeyler vermek istiyordu.

Atatürk 1923 yılında İzmir İktisat Kongresini topladı. Bu kongrede yurdun bağımsızlığının korunması, yerli mallar üretilmesi ve kullanılması kararlaştırıldı. Dönemin başbakanı İsmet İnönü 12 Aralık 1929 tarihinde T.B.M.M.’de bir konuşma yaptı. Konuşmasında ulusal ekonomi, yerli malı ve tutumlu olma konularını anlattı.

12 Aralığı kapsayan hafta “Tutum Yatırım ve Türk Malları Haftası” olarak kutlanmaktadır. Cumhuriyet döneminde temelleri atılan kendi kendine yeter bir toplum olmadaki ilk adım bugün de devam etmektedir.

Tutum ve yatırım alışkanlığı küçük yaşlarda kazanılır. Ders araçlarını, giysilerini, harçlığını tutumlu kullanan çocuk bu güzel alışkanlığı büyüyünce de devam ettirir. Küçükken boşa akan su musluğu, gereksiz yanan lambayı kapatan çocuk bu güzel alışkanlığı büyüyünce de devam ettirir. Okul çağlarında zamanı iyi değerlendirme alışkanlığı kazanan insan bu huyundan vazgeçmez. O nedenle çocukları küçük yaşlarda tutumlu olmaya özendirmeliyiz.

Tasarruf yapmak, milli kaynakların işletilmesi, yerli fabrikalar kurulması, paranın dış ülkelere gitmesini önlemek, temel tüketim maddelerini öz kaynaklardan karşılamak, ekonomimizi geliştirmek bu haftanın belli başlı amaçları içindedir.

Okullarımızda 12 – 18 Aralık tarihleri arasında kutlanan bu haftada tutum, yatırım ve Türk malları hakkında bilgi verilir. Şiirler okunur, konuşmalar yapılır, skeçler ve oyunlar oynanır. Yerli mallarımız tanıtılmaya çalışılır.]]></content:encoded>
		    <image>https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/yerli-mali-haftasi-5693.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/yerli-mali-haftasi-5693.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/yerli-mali-haftasi-5693-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/yerli-mali-haftasi-5693.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.canim.net/yerli-mali-haftasi/79/</link>
			<pubDate>Mon, 23 Aug 2021 23:40:48 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Türk Dil Bayramı]]></title>
			<description><![CDATA[Türk dil bayramı, Türk dil bayramı günü, Türk dil bayramı tarihi, dil bilgisi, Türk dil bayramı kuruluş, Türk dil bayramı amacı, Türk dil bayramı ne zaman.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[İstanbul’da Dolmabahçe Sarayında toplanan Birinci Türk Dil Kurultayının açılış günü olan 26 Eylül, Dil Bayramı olarak kutlanmaktadır.

Çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’nin en önemli kültür kurumlarından biri olan Türk Dil Kurumu 69 yıl önce, 12 Temmuz 1932’de kurulmuştu. Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nde dil ve tarih, Atatürk’ün en çok önem verdiği olgulardı. Önce 1931’de Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti kuruldu. Uluslaşmanın en önemli temellerinden bir diğeri de dil idi. Bunun bilincinde olan ulu önder Atatürk, 11 Temmuz 1932 gecesi sofrasında bulunanlara “Dil işlerini düşünmek zamanı gelmiştir. Ne dersiniz?” diye sorar. Oradakilerin bu düşünceye katılması üzerine “Öyle ise Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti gibi bir de ona kardeş bir dil cemiyeti kuralım. Adı Türk Dili Tetkik Cemiyeti olsun.” diyerek Türk Dil Kurumunun temellerini atar. Ertesi gün Samih Rifat, Ruşen Eşref, Celâl Sahir ve Yakup Kadri İçişleri Bakanlığına başvururlar. Sonradan adı Türk Dil Kurumuna çevrilecek olan Türk Dili Tetkik Cemiyeti kurulur. 

Cemiyetin kuruluşuyla birlikte başlayan çalışmalar sürerken, Türk Dil Kurultayının hazırlıkları da başlamıştır. Bu coşku ve heyecan içerisinde Türk Dil Kurultayı toplanır. Kurultaya çok sayıda bilim adamı, gazeteci, yazar, devlet adamı ve sanatçı katılır. Atatürk, Kurultayı baştan sona kadar izlemiştir. Türkçenin gelişmesi, özleşmesi, zenginleşmesi yolunda Türk Dil Kurultaylarının çok önemli yeri vardır.

DİL BAYRAMI, TÜRKÇENİN DRAMI

***
ATATÜRK'ÜN 26 Eylül 1932'de "1. Türk Dil Kurultayı"nı toplamasını her yıl "Dil Bayramı" olarak kutluyoruz. Bu sene de Türk Dil Kurumu (TDK), Cumhurbaşkanı ve Başbakan'ın katıldığı toplantılar düzenledi.

1930'ların ilk yarısında "tasfiyecilik" yani yabancı kökenli kelimeleri temizleyerek "arı Türkçe" yaratma politikası uygulanıyordu.

İsveç Veliahtı Gustaf Adolf'u 3 Kasım 1932'de Çankaya'da kabul eden Atatürk, bu ziyaretten "tükel üzgü bir kıvanç" duyduğunu anlatıyordu:
"Avrupa'nın iki bitim ucunda yerlerini berkiten uluslarımız, ataç özlüklerinin tüm ıssıları olarak, baysak, önürme, uygunluk kıldacıları olmuş bulunuyorlar."

Konuşma İngilizceye çevrildiği için Gustaf anlamış, ama Türklerin anlaması mümkün müydü? İsmet Paşa defterine "Kimse kimseyi anlamıyor" diye yazıyordu.

***
ATATÜRK de Falih Rıfkı'ya "Dili bir çıkmaza sokmuşuzdur" diyor, kendisinin kurtaracağını, "dilde ve musikide inkılâp olmayacağını" söylüyordu. Devlet radyosunda Türk müziği üzerindeki yasak kalkıyordu. "Güneş Dil" teorisi uydurularak zaten bütün dillerin Türkçeden çıktığı, "tasfiyeciliğe" gerek olmadığı anlatılıyordu.

İngiliz Kralı Edward'ın ülkemizi ziyareti konusunda Atatürk, 1 Kasım 1936'da Meclis'i açış nutkunda şöyle konuşuyordu:

"Mesut hadiseler olarak, Majeste Sekizinci Edward'ın mütenekkiren ziyaretini ve Montrö Mukavelesi'nin derpiş ettiği vichile tatbika başlandığını zikretmeliyim. Bu ziyaretin milletimizin temayülâtına uygun olarak fiilen inkişaf etmekte olan samimi münasebetlerimizde hayırlı tesirine şüphe yoktur."

Bugün gençler maalesef Ata'nın bu iki konuşmasını da anlamazlar! Bizdeki dil faciasının resmidir bu!

***
FALİH Rıfkı, Atatürk'ü anlamak için en 'sahih' kaynaklardan biridir. Atatürk'ün aşırılıkları deneyerek doğruyu bulduğunu yazar. Atatürk'ün sağduyusu ve pragmatik zekâsı...

Kelime ırkçılığının bir kültür kıyımı olduğunu gören Atatürk, artık kelime ayıklayıp kelime uydurmayı bırakarak, doğru bir kararla, 'terimler' üzerinde çalışmaya başlamıştı.

Ama Atatürk'ü tarih içinde tecrübelerinin bütünlüğüyle değil, seçilmiş sözlerinden örülü bir 'dogmatizm' olarak anlayanlar, onun 1930'ların ilk yarısındaki konuşmalarına dayanarak "tasfiyeciliği" sürdürdüler; hem de TDK'yı 'kullanmak' suretiyle!

Ve Türkçe fakirleşti... Muallim Naci'nin 1891'de basılan "Lügat"inde 25 bin kelime, 1914 basımlı Ali Seyyid'in "Kamus - ı Osmani"sinde 30 bin kelime vardı. TDK ise, Türkçeyi on beş yıl sözlüksüz bıraktıktan sonra, 1945'te ancak "yaklaşık 20 bin kelimelik" bir sözlük yayımlayabildi!

***
Prof. GEOFREY Lewis İngilizce "Türk Dil Reformu, Felaketli bir Başarı" adlı akademik eserinde, bu "dil mühendisliği" yüzünden yeni Türk nesillerinin Halide Edip, Reşat Nuri gibi Türkçenin büyük ustalarının dilini bile kaybettiğini esefle anlatır. (Oxford University Press)
Türk tarihi uzmanı Prof. Christopher Neuman "Amaç Tanzimat, Araç Tarih" adlı kitabında, "bir bakıma ırkçı olan... bir dil politikasına kurban gitmiş Türkçenin makus talihi"ni hüzünle belirtir. (Tarih Vakfı yayını).

Bir Fransız rahatça Moliere'i, bir Azeri rahatça Fuzuli'yi okur. Bizim yeni nesillere Ömer Seyfettin 'ağır' geliyor!
Bu kültürsüzleşmedir.
Cumhurbaşkanı Sayın Sezer, "Büyük Taarruz"a "Büyük Saldırı" demeyi içine sindirebilir mi? Taarruz, tecavüz, hücum; hepsi "saldırı" olup çıktı.

Anadolu'yu bin yılda vatanlaştırdığımız gibi, bin yılda fethettiğimiz bütün kelime ve kavramlar bizim milli kültür hazinemizdir. Onlarla dil zenginliğimizi koruyarak, asıl çağın ortaya çıkardığı yeni kavramlara Türkçe karşılık üretmekle uğraşmalıyız.]]></content:encoded>
		    <image>https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/turk-dil-bayrami-7587.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/turk-dil-bayrami-7587.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/turk-dil-bayrami-7587-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/turk-dil-bayrami-7587.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.canim.net/turk-dil-bayrami/78/</link>
			<pubDate>Mon, 23 Aug 2021 23:34:22 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Turizm Haftası]]></title>
			<description><![CDATA[Turizm haftası, turizm haftası günü, turizm haftası amacı, turizm haftası tarihi, turizm haftası bilgisi.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[İnsanların türlü amaçlarla yaptıkları gezilere turizm denir.  Turizm; başka yerleri görmek, tanımak, eğlenmek, dinlenmek ve alıveriş etmek için yapılan gezilerdir. Bu gezilere katılanlara turist denir.

Turizm; iç ve dış turizm olarak ikiye ayrılır. İnsanlar ülke içinde dinlenmek, eğlenmek, alışveriş etmek, gezip görmek için, sürekli yaşadıkları kentin dışına çıkarlar. Başka yerlere giderler. Buna iç turizm denir. Dış turizm ise ülkeler arasında yapılan gezilerdir.

Yabancı turist, ülkemize hangi amaçla gelirse gelsin para harcayacaktır. Turistin harcadığı paraya döviz denir. Döviz, yabancı ülke parasıdır.

Ülkemizde üretilmeyen ilaç, makine; gereksinme duyduğumuz petrol ve benzeri mallar yabancı ülkelerden alınır. Bunların satın alınabilmesi için dövize gereksinmemiz vardır. Dövizi ürünlerimizin ve ürettiğimiz malların dış ülkelere satışından ya da turizmden sağlarız. Görülüyor ki ülkemizin kalkınmasında turizmin çok önemli bir yeri vardır.

Turist, dinlenmek, eğlenmek, görmek istediği yere çabuk, kolay ve rahat gitmek ister. Bunun için yollarımızın bakımlı, konaklama yerlerinin iyi olması gerekir. Yurdumuz turistlerin ilgi duyduğu bir ülkedir. Yurdumuz kuzey yarımkürede Asya ile Avrupa kıtaları arasında bir köprü durumundadır. Ülkemizin üç yanı denizlerle çevrilidir. Ilıman iklim kuşağındadır. Bitki örtüsü bakımından zengindir. Yurdumuzda dört mevsimin özellikleri görülür. Türkiye'miz aynı zamanda tarihi anıtlar yönünden de çok zengindir. Anadolu'muzda çeşitli uygarlıklar yaşanmıştır. Bu uygarlıkların kalıntıları günümüze dek gelmiş ve korunmuştur.

Yurdumuz, turizm zenginlikleri bakımından dünyanın sayılı ülkelerinden biridir. Bir ülkede turizmin gelişmesi için bazı koşulların gerçekleşmesi zorunludur. Yolların güzel olması, ulaşım araçlarının gelişmiş olması, konaklama yerlerinin bol, rahat ve temiz olması gereklidir. Turist yatacağı yerin temiz olmasını ister.

Ülkemize turist gelmesini istiyorsak, onlara karşı güler yüzlü, iyiliksever, temiz, hoşgörülü olmalıyız. Turistler konuklarımız sayılır. Konuklarımızı rahat ettirmek için her çabayı göstermeliyiz.

Turizmi daha iyi anlayıp değerlendirebilmek için, turizmin tanımında geçen görmek, tanımak, eğlenmek, dinlenmek sözcüklerinin anlamı üstünde iyice düşünelim.

Görmek:
İnsanlar, bulundukları yerden uzakta da olsa anıtları, kentleri, tarihsel kalıntıları, doğa güzelliklerini, sanat yapılarını yakından görmek ister. İnsanların, bu özlemlerini düşünerek müzeler kurmalı, görülmeye, incelemeye değer kalıntıları ortaya çıkararak onları sergilemeli, bunları görmek için gelen turistlere yardımcı olmalıyız.

Tanımak:
Turist, bir ülkeyi bir yöreyi tanımak ister. Orada yaşayanların törelerini, göreneklerini, yaşamlarını bilmek ister. Bu istek insanlar arasında sevgi, arkadaşlık, dostluk bağlarının doğup gelişmesini sağlar. Aslında turizm yalnız ekonomik yararlar sağladığı için değil, insanlar arasında dostluk duygularının doğup gelişmesine yardımcı olduğu için de yararlıdır.

Eğlenmek:
Dinlenmenin bir çeşididir. Zamanı iyi güzel ve hoş geçirmektir. Eğlence yerlerinin temiz, iyi, ucuz, güzel olması turistin o yerde uzun süre kalmasını sağlar.

Dinlenmek:
Çalışmaya ara vererek, yorgunluğu gidermektir. Çalışanların belirli bir süre dinlenmek haklarıdır. Bu hak yasalarla güvence altına alınmıştır. Ülkemize dinlenmek için gelen turiste her kolaylığı göstermeli, onları rahat ettirmeliyiz.

Sonuç olarak ülkemizin doğal zenginliklerini, anıtlarını, tarihi kalıntılarını, müzelerini görmek güneşinden, denizinden, kaplıcalarından yararlan­mak, dinlenmek, eğlenmek için gelen turistlere yardımcı olmalıyız.

Turistleri rahatsız etmeyelim. Değişik giysilerini ve davranışlarım hoşgörü ile karşılayalım. Turistlerin karşılaştıkları güçlükleri yenmek için yardımcı olalım. Turistik eşya satımında eşyanın gerçek değerini isteyelim. Bize yapılmasını istemediğimiz hareketlerin turistlere yapılmasını önleyelim.]]></content:encoded>
		    <image>https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/turizm-haftasi-5535.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/turizm-haftasi-5535.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/turizm-haftasi-5535-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/turizm-haftasi-5535.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.canim.net/turizm-haftasi/77/</link>
			<pubDate>Mon, 23 Aug 2021 23:30:12 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Trafik Haftası]]></title>
			<description><![CDATA[Trafik haftası, trafik haftası günü, trafik kuralları, trafik haftası tarihi, trafik haftası hakkında bilgi, trafik haftası amacı.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Trafik; kara, hava, deniz taşılları ile yayaların kendilerine özgü yollarda gidip gelmesi olayıdır. 

Trafik sorunlarını çözümlemek amacıyla bir çok Avrupa ülkesi aralarında anlaşarak bir konsey kurdu. Bu konseye Türkiye de üyedir. Merkezi Fransa'nın başkenti Paris'te olan bu konseyin üyeleri, zaman zaman toplanarak trafik sorunlarını görüşürler.

Bu konsey Mayıs ayının ilk cumartesi günü ile başlayan haftayı «Uluslararası Karayolu Güven Haftası» olarak kabul etmiştir.

Ülkemizde de trafik kazalarının önlenmesi yolunda çaba gösteren kuruluşlarca, aynı hafta «Trafik Güvenliği ve Eğitim Haftası» olarak kabul edilmiştir. Bu hafta süresince; yayın organları, radyo, televizyon aracılığı ile trafik kazalarının önlenmesi için halka trafik kuralları anlatılır. Trafik kurallarına uyulması gereği belirtilir. Okullarda öğrencilere trafik bilgileri öğretilir.

Uygarlık tarihinde tekerleğin bulunması önemli bir olaydır. Önceleri yüklerini kendileri taşıyan, hayvanlara taşıtan insanlar tekerleğin bulunması ile taşıt araçları yaptılar. Uzun süren çalışmalar, araştırmalar sonucu buharı bulan, motor gücünden yararlanmayı öğrenen insanlar bu buluşlarını taşıtlara uyguladılar. Önce kara taşıtlarının, sonra deniz ve hava taşıtlarının sayıları çoğaldı, hızları arttı.

Bu taşıt araçlarına sahip olan insanlar kentlerde ve kentler arasında araçlarını kullanmaya başladılar. Yürüyenlerin karşıdan karşıya geçmesi zorlaştı. Taşıt araçları insanlara ve birbirlerine çarparak kazalara neden oldular.

Trafik sorunlarına çözüm getirmek, trafiği düzene koymak için bir takım kurallar belirlendi. Sürücülerin ve yayaların uymaları gereken bu kurallara trafik kuralları denir. Trafik kuralları uzun araştırmalar ve deneyler sonucu ortaya çıkmıştır.

Bizi en çok ilgilendiren, her an karşılaştığımız kara trafiğidir. Deniz ve hava taşıtlarının gidiş gelişlerini düzenleyen deniz ve hava trafiği kuralları da vardır.

Her gün gazetelerde okuduğumuz; radyoda dinlediğimiz, televizyonda izlediğimiz trafik kazaları; dikkatsizlikten, kendine fazla güvenmekten ve trafik kurallarına uymamaktan meydana gelir. İnsan yaşamı bakımından trafik, çağımızın en önemli sorunudur. Büyük kentlerde günün her saatinde taşıtlarla karşılaşırız. Trafik kazalarında yaralanan ve ölenlerin çoğu 5-14 yaş arasındaki çocuklardır.

Bu nedenle Trafik Haftası’nda, özellikle ilkokullarda, öğrencilere trafik kuralları öğretilir. Trafik kazasına uğramamak için hafta boyunca öğrendiklerimizi hiç unutmayalım. Yürürken, karşıdan karşıya geçerken tüm trafik kurallarına uyalım.

YAYALAR İÇİN TRAFİK KURALLARI
Cadde ve sokaklarda her zaman yaya kaldırımında yürümeliyiz. Karşı kaldırıma ancak yaya geçitlerinden geçmeliyiz.

Kaldırımdan inerken, karşıdan karşıya geçerken önce sola, sonra sağa yine sola bakıp öyle geçmeliyiz.

Yaya kaldırımı olmayan yerlerde yolun solundan yürümeliyiz.

Trafik polislerinin işaretlerine uymalıyız.

Trafik polisinin olmadığı yerlerde trafik işaretlerine dikkat etmeliyiz.

Trafik lambası kırmızı yanarken kesin olarak karşıya geçmemeliyiz.

Karşıdan karşıya geçerken zikzaklar çizmemeliyiz.

Duran bir taşıtın hemen önünden ve arkasından geçmemeliyiz.

Taşıt araçlarından inerken taşıtın tam olarak durmasını beklemeliyiz.

Taşıt araçlarına binerken sıramızı beklemeliyiz.

Taşıt aracından iner inmez hemen karşıya geçmemeliyiz.

Taşıtlara hiçbir nedenle asılmamalıyız.

Yolda top oynamamalıyız.

Yolda gruplar oluşturup geçişe engel olmamalıyız.

KAZAYA UĞRAYAN KIZ
Polianna, (Polyanna) herkesin sevgisini kazanan bir kızdır. Bu sevimli çocuk, bir gün kazaya uğradı.

Kaza, ekim ayının son günü oldu. Polianna okuldan acele acele eve dönerken karşıdan gelen bir otomobilin önünden karşı kaldırıma geçmek istemişti.

İşte bundan sonra olanları hiç kimse öğrenemedi. Kazanın nasıl olduğunu kimse bilmiyordu. Suçlu da meydanda yoktu. Yalnız Polianna o çok sevdiği odaya, o gün saat beşte, baygın, ayakları tutmaz bir halde, kucakta getirilmişti.

Ertesi gün de, daha ertesi gün de Polianna okula gidemedi. Zaman zaman aklı başına gelirse birkaç soru soruyordu ama daha bir şeyin farkında değildi. Sorularına verilen karşılıklardan da bir şey anlamıyordu.

Böylece tam bir hafta çevresinde olup bitenlerden habersiz, yatağında kıpırdamadan yattı. İlk haftanın sonunda ateşi düştü, vücudundaki ağrılar azaldı, aklı da başına geldi. İşte o zaman Polianna'ya olup bitenleri ta başından başlayıp anlatmak gerekti.

Polianna hikayeyi dinledikten sonra derin bir soluk aldı.

— Demek ki sadece yaralanmışım, dedi. Öyleyse hasta sayılmam. buna çok sevindim.

Teyzesi küçük kızın yatağının kenarında oturuyordu.

— Sevindin mi? diye sordu.

— Evet, yaşadığım sürece yatağından çıkamayan bir hasta olmaktansa, bacağımın kırılmasına seviniyorum. Biliyor musunuz, bacak kırıkları insanı ömrü boyunca yatakta zorlayan hastalıklara benzemiyor. Kırık bacaklar iyileşiyor.

Polianna gözlerini tavana dikmiş, durmadan konuşuyordu.

— Çiçek hastalığına yakalanmadığıma da seviniyorum. Çiçek bozuğu çilden de kötüdür, iyi ki boğmaca da olmamışım. Bir kere olmuştum, biliyorum. Çok kötü hastalıktır. Hele kızıl, kızamık olmadığıma da daha çok seviniyorum. Çünkü bu hastalıklar başkalarına da geçer. Öyle olsaydı yanımda oturmanıza izin vermezlerdi.

Teyzesi: 
— Seni sevindirecek ne kadar da çok şey varmış, dedi. Polianna tatlı tatlı güldü. 
— Evet seviniyorum ya dedi. Daha size açıklamadığım pek çok şey beni sevindiriyor.

E. PORTER
Çeviren : Azize BERGİN (Polyanna)]]></content:encoded>
		    <image>https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/trafik-haftasi-8283.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/trafik-haftasi-8283.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/trafik-haftasi-8283-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/trafik-haftasi-8283.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.canim.net/trafik-haftasi/76/</link>
			<pubDate>Mon, 23 Aug 2021 23:23:56 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Dünya Tiyatro Günü]]></title>
			<description><![CDATA[27 Mart Dünya tiyatro günü, dünya tiyatro günü önemi, dünya tiyatro günü hakkında geniş bilgi, tiyatrolar günü]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Uluslararası Tiyatro Enstitüsü 1948 yılında kuruldu. Bu enstitü 1961 yılında aldığı bir kararla 27 Mart gününü Dünya Tiyatrolar Günü olarak kabul etti. Her yıl enstitüye üye ülkelerde 27 Mart günü Tiyatro Bayramı olarak kutlanır.

27 Mart günü her ülkenin sanat ve tiyatro adamlarınca hazırlanan bir bildiri, sahnelerde okunur. Tiyatrolar o gece halka parasız gösteriler düzenler. Tiyatroyu halka sevdirmeye çalışırlar.

Ülkemizde tiyatro ile ilgili ilk ulusal bildiriyi, yaşamını Türk tiyatrosuna içtenlikle adamış olan Muhsin Ertuğrul yazdı. Dünyada ilk tiyatro olayının nerede, nasıl başladığı kesinlikle bilinmiyor, Araştırmacılar; tiyatronun ilkel insanların av dönüşü vurdukları avın çevresinde sevinç ve heyecan sesleri çıkararak dans etmelerinden doğduğunu anlatırlar.

Daha sonraları topluluk halinde yaşamaya başlayan insanlar yılın belirli günlerinde, belirli bir yerde toplanmaya başladılar. Bu toplantıda içlerinden bir kişi yüksekçe bir yere çıkarak güldürücü öyküler anlatır, taklitler yapar, şarkılar söylerdi. Bu tür oyunlar zamanla şenlikler geleneğini oluşturdu. Bir süre sonra tiyatroda kişiler ikiye, üçe çıktı. Daha canlı, daha ilgi çekici konular bulundu. Böylece oyunlar, sanat niteliğine kavuştu. Tiyatro da meslek haline geldi.

Tiyatro yaşamın bir parçasıdır. Konusu bakımından harekete, konuşmaya, bazen de müziğe yer verilir. Bu nedenle tiyatro güzel sanatların en ilgi çekici kollarından biridir.

Tiyatroda oynayanla izleyen arasında yakın, sıcak bir iletişim vardır. İlk çağlarda oyunun yazılı metni yoktu. Yeteneklerine güvenen oyuncular ortaya çıkıp bir çeşit tuluat yaparlardı. Tuluat; oyuncuların o anda düzenledikleri hareketleri, tasarladıkları sözleri söylemeleridir. Tuluat, sahnesiz ve metinsiz bir tiyatro oyunudur.

Yazılı tiyatro yapıtları çok sonra ortaya çıktı. Bir süre tiyatro sözsüz oynandı. Oyuncular olayları, el, kol, gövde, bacak ya da yüz hareketleriyle anlatırlardı. Bu sözsüz tiyatroya pandomima denir.

Bizde tiyatro olgusu; çok eskilere dayanan orta oyunu ile onun gölge oyunu biçiminden başlar. Gölge oyunu arkadan ışıklandırılan beyaz bir perde üzerine belli tipteki kuklaların hareket ettirilmesi ve konuşturulması ile yansıyan Karagöz oyunlarıdır.

Bugün köylerimizde, çok eski geleneklerden kalma bir alışkanlıkla tiyatroya çok benzeyen eğlenceler düzenlenmektedir. Buna oyun çıkarma denir.

Tiyatro oyunculuğu özel eğitimi gerektiren bir meslektir. Tiyatro öğretimi konservatuar denilen okulda yapılır. Tiyatro; yazarların dram, komedi, trajedi türünde yazdıkları eserlerin sahnede oynanması sanatıdır. Tiyatro gösteri sanatı olarak tanımlanır. Belli başlı türleri şunlardır:

Komedi: Oyunların, insanların, durumların gülünç yönlerini gösteren bir tiyatro yapıtıdır. Komedinin belli başlı türleri şunlardır:

Vodvil, hareketli, eğlenceli bir konuya dayanan, içinde şarkılar bulunan hafif güldürüdür.

Fars, olayların aşırı abartıldığı, taklitlerin sık sık tekrar edildiği bir komedi türüdür.

Trajedi: Konusunu tarih, ya da efsanelerden alan acıklı sahne yapıtıdır.

Dram: Yaşamımızda var olan umudu, sevinci, acıyı, bir arada sunan tiyatro oyunudur. Dram şiir ve düz yazı ile yazılabilir.

Tiyatrolar; devlet tiyatroları, halk tiyatroları, bulvar tiyatroları, açık hava tiyatroları ve şehir tiyatroları gibi isimlerle anılır.

Tiyatro yaşamın bir parçasıdır. Yaşamı sergiler. Yaşama sevincini yaratır. Geçmişi, günümüzü, geleceği anlamamıza yardımcı olur. Tiyatro; Sorunlarımıza ışık tutar. Tiyatro, insanlar arasında halkın içinden doğmuş bir sanattır. Tiyatro hep iyiden, güzelden hoştan yana olmuştur.

Tiyatro insanları eğitir. Eğitirken düşündürür. Tiyatro insanlara beraber gülmek, beraber ağlamak, beraber düşünmek gibi insanca duygular aşılar.

TİYATRO
Tiyatro gününde yazarlarımızdan Haldun Taner'in yayınladığı ulusal bildiri.

Her gece saat dokuz'da dünyanın dört bir bucağında binlerce perde açılıyor. Her gece saat dokuz'da milyonlarca insan ışıklandırılmış bir sahneden kendi dünyasının, kendi sorunlarının yoğunlaştırılmış bir kesitini ilgi ile izliyor. Oyalanıyor; eğleniyor, heyecanlanıyor, düşünüyor, bilinçleniyor.

Her günkü sürgit yaşamının akışı içinde tam fark edemediği, ya da edip de unuttuğu bazı ana sorunları yeni bir gözlükle görmeye başlıyor.

Tiyatrolar insanlara Koşun, bana gelin, size ilginç bir şeyler göstere­ceğim derler. Gelin, beni izleyin memnun kalacaksınız derler.

Bu alışkanlık yüzyıllardır sürüp gidiyor.

Çünkü; tiyatroda etli canlı oyunculardan, etli canlı seyircilere ve sonra yine o etli canlı seyircilerden etli canlı oyunculara geçen karşılıklı bir elekt­rik alışverişi vardır ki, bu aynı çatı altında aynı anda birbirini tamamlama ve karşılıklı etkileme olayı tiyatroya benzersiz bir toplumsal yaşantı niteliği kazandırır.

İnsanoğlu doğa karşısındaki korkularından başlayarak yüzyıllar boyunca acılarını, sevinçlerini, ihtiraslarını, düşüncelerini, düşlerini, özlemlerini, taşlamalarını, dünya görüşlerini, savaşımlarını, her şeyini somutlaştırıp dile getirmiştir.

Tiyatronun bunca yüzyıllardır varoluşu boşuna değildir, tiyatro, insan mayasının kopmaz bir öğesi, insandan ayrı düşünülemez bir gereksinmesidir. Doğada işlevini bitiren her şeyin varlığını sürdürebildiği görülmemiştir. Tiyatro sürüyorsa, sürecekse her devirde bir işlevi olduğundandır.

«Tiyatro, iki kalas bir hevestir» sözü boşuna söylenmemiş... Tiyatronun mitolojik piri sayılan Dionisos'tan gelme bir coşkusu vardır. Bu coşku olmadan tiyatro çekici olamaz.

Her gece saat dokuz'da dünyanın dört bucağında tiyatrocular ne oynar­larsa oynasınlar sahneden salona bu coşkuyu, bu gençliği, bu gücü, bu sağlıklı havayı estirirler.

Her gece saat dokuz'da on binlerce perde dünya durdukça açılsın, dursun.

Tiyatro olmasa, insanoğlu çok eksik, çok güdük kalırdı.

Haldun Taner

Dünya Tiyatro Günü Sözleri
» Tiyatro, adamı insan eden sanattır.
  
» Tiyatrosu olan bir ülkede kötülükler, çirkinlikler, yanlışlıklar sürüp gitmez.
  
» Tiyatrosuz bir toplum yeni doğmuş bir çocuk sayılır.]]></content:encoded>
		    <image>https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/dunya-tiyatro-gunu-4730.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/dunya-tiyatro-gunu-4730.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/dunya-tiyatro-gunu-4730-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/dunya-tiyatro-gunu-4730.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.canim.net/dunya-tiyatro-gunu/75/</link>
			<pubDate>Mon, 23 Aug 2021 23:17:57 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Tıp Bayramı]]></title>
			<description><![CDATA[Tıp bayramı, tıp bayramı günü, tıp günü, türk hekim, doktor, hemlire, tıp bayramı hakkında geniş bilgi, tıp bayramı tarihi, tıp bayramı amacı.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA["Tıbhane-i Amire ve Cerrahhane-i Amire” adlı tıp okulunun açılış tarihi olan 14 Mart 1827, ülkemizde modern tıp eğitiminin başlangıcı olarak kabul ediliyor.

14 Mart 2005 — Tıp Bayramı, ilk kez, 1. Dünya savaşı sonunda, İstanbul’un işgal edildiği günlerde, yabancı işgal kuvvetlerine karşı tıp öğrencilerinin bir tepkisi olarak 1919 yılında kutlandı. Günümüze kadar gelen bu 14 Mart kutlamaları, artık içinde bulunduğu haftayı da kapsayacak şekilde, “Sağlık Haftası” olarak kutlanıyor.

Tıbbın ilk insanla birlikte başladığı söylense de, genelde kabul görmüş olan ilk tıp büyüğü Aesculapius’dur. Kendisinden ilk kez İlyada’da Homeros bahsetmiştir: “Çağır Asklepios oğlunu, kusursuz hekimi” demektedir. Önce Zeus’un gazabıyla yıldırım çarpmasıyla öldürülen Asklepios daha sonra yine Zeus tarafından tıp tanrısı olarak ilan edilir. Tıp amblemlerinde yer eden, temeli doğu kültürüne dayanan ve tarihi M.Ö. 3000’ lere uzanan yılan figürü de, Asklepios ve O’nun asası ile bütünleşmiştir. Hatta Asklepios sözcüğünün grekçe “Askalabos” sözcüğünden geldiği söylenir ki, bu da yılan anlamına gelir. Ve Asklepios’un şifa veren gücünü yılandan aldığı, halkın da adaklarını Asklepios’a değil de bu yılana sunduğu söylenir. Öyle ya da böyle, yılanlı asası ile Asklepios tıp tarihinin önemli dönemeçlerinden birini tutan bir sembol olarak yerini almıştır.

Mitolojiden öte, yaşadığı kesin olarak bilinen ve hizmetleri sonucu tıbbın babası olarak kabul gören ise Hippocrates olmuştur. M.Ö. 460–450 yılları arasında Kos adasında doğan ve babası da doktor olan Hipokrat’ın tıbba katkıları ve getirdiği felsefe dünya tıp çevrelerince hâlâ kabul görür ve bu sebeple birçok ülkede hekimler mezun olurken “Hipokrat Andı” adı altında meslek yemini ederler.

KİŞİLER DEĞİL DE OLAYLAR YÖN VERMİŞ
Ülkemiz tarihine baktığımızda, bütün dünyanın kabul ettiği ve bu kadar eskilere dayanan tıp büyüklerimizin olmadığını görmekteyiz. Türk Doktorunun Bayramı’nda yer eden kişiler değil de olaylar olmuştur.

Osmanlı tıbbı 15. ve 16. yüzyıllara kadar İslam tıbbının etkisi altında kalmış. Bu sırada batıda 14. yüzyılda İtalya’da başlayan Rönesans 15. ve 16. yüzyıllarda bütün Avrupa’ya yayılmış. Tıp alanında da birçok buluş ve ilerlemeler kaydedilmiş. Osmanlı’da ise 17. yüzyıldan itibaren her sahada ortaya çıkan bozulmalar tıp eğitiminde de kendini göstermiş ve tıp medreseleri eskisi kadar yeni bilgilerle donatılmış hekimler yetiştiremez olmuş. Ayrıca batıda yazılan Latince, İtalyanca, Almanca tıp kitaplarını hekimler takip edememişler, dil bilen sayısının az olması, matbaanın Osmanlı’ya geç giriş ve kitap basmanın 1729’da başlamasından dolayı kitaplar tercüme edilmemiş ve yeterince basılamamış. Az sayıda bazı Osmanlı hekimleri ve bilim adamları kendi çabaları ile dil öğrenerek bu yenilikleri takip etmişler ve bu bilgileri de katarak kendi kitaplarını yazmışlar. Ama bu bilgileri yine de hekim adaylarına yeterince iletememiş.

19. yüzyıla geldiğinde durum tıp eğitimi açısından pek iç açıcı değilmiş. Tıp medreseleri eski parlak dönemlerini kaybetmiş, hatta bazıları kapanmış. Bu arada ortalığı azınlıklardan ve Avrupa’dan gelen, yabancı hekimler sarmış. Mütabbib (tabip olmayan sahte hekim) hekimler serbest hekimlik yaparak, orduda da görev alarak birçok insanın ölümüne sebep olmuşlar. Bunların önlenmesi için birçok ferman çıkarılmışsa da engel olunamamış. Çünkü yeterli tıp eğitimi verilmediği gibi yeterli sayıda hekim yetiştirilemiyormuş. İtalyanca ve Fransızca bilen az sayıda hekim gelişmeleri takip ederek çevresinde yararlı olmaya çalışmışlar. Bunlardan Şanizade Mehmet Ataullah (1771–1826), Mustafa Behçet Efendi (1774–1834) gibi büyük hekimler bu durumdan çok rahatsız olmuşlar ve yeni tıbbın tıp eğitimine girmesini savunmuşlar.

III. Selim zamanında yeni tıp eğitimi veren, bir Tıphane açılması düşünülmüş. Teşrih (anatomi) yasağından dolayı ulemadan çekinen III. Selim buna cesaret edememiş, Rumlara tıp fakültesi kurmaları için izin vermiş. (1805). O dönemin hekimbaşısı 21 yaşında ilk hekimbaşılığını yapan Mustafa Behçet Efendi’ymiş. Bu dönemde de yeni tıp eğitimi veren bir Tıphane kurulması için çaba sarf etmiş, ama amacına ulaşamamış. Nitekim Mustafa Behçet Efendi, II. Mahmut zamanındaki hekimbaşılığı sırasında (53 yaşında) tıp eğitiminin düzeltilmesi için yeniden büyük bir çaba içine girmiş ve 1827 yılında bu amacına ulaşmış.

Sultan II. Mahmut 1826 yılında uzun zamandır uğraştığı bir meseleyi halletmiş. Düzeni tamamen bozulmuş olan yeniçeri Ordusu’nu ortadan kaldırıp (17 Haziran 1826) yeni bir ordu kurmuş (Askair-i Mansure-i Muhammediye). Bu yeni orduya bir hekim ve cerrah yetiştirilmesi gerekiyormuş. Bunu fırsat bilen hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi 26 Aralık 1826’da II. Mahmut’a, arada da üç dilekçe vererek, yeni tıp okulunun kurulmasının amacını, bu okulun nasıl ve nerede kurulacağı konusunda teklifini yapmış ve Padişah da onaylamış.

14 MART 1827’DE TIP OKULU AÇILDI
Bizde tıp bayramının ne zaman kutlanacağı, ya da hangi tarihle ilişkilendirilmesi gerektiği sorusu ancak yakın tarihimizde cevap bulabilmiş. Sultan II. Mahmut’un yenilikçi hareketleri sonucu, hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi’nin de katkılarıyla batılı anlamda ilk tıp mektebi olan, Tıphane-i Amire ve Cerrahhane-i Amire 14 Mart 1827 Çarşamba günü Şehzadebaşı’ndaki Tulumbacıbaşı Konağı’nda kurulmuş. Bu şekilde, tıp tarihimizde 14 Mart yerini almış. Aynı bina içinde Tıphane ve Cerrahhane eğitimlerini ayrı ayrı yapıyormuş. Tıp eğitimi o yıllar batıda olduğu gibi dört yılmış, son sınıfta hocalar tarafından usta ve yetenekli olanlar tesbit edilerek sınava alını ve başarılı olanlar askeri hastanelere veya ordunun tabur alaylarına muavin tabip unvanı ile tayin ediliyorlarmış. Orada bir hekimin gözetiminde birkaç sene çalışıp deneyim kazandıktan sonra da serbest hekim oluyorlarmış.

Tıphane-i Amire 1827’den 1836’ya kadar Şehzadebaşı’ndaki Tulumbacıbaşı Konağında gündüz eğitimi yapıyormuş. 1836 yılında Sarayburnu’ndaki Askeri Kışla’ya (Otlukçu Kışlası’na) taşınmış. Ayrı binada eğitim gören Cerrahhane de burada tıp eğitimi ile birleşip, eğitim yatılı hale getirilmiş. Bu binanın yetersiz hale gelmesi ile Galatasaray’daki Enderun ağaları okulu tekrar elden geçirilip duzenlenmiş ve Tıbbiye 1839’da Galatasaray’ya taşınmış. Bu okula Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane adı verilmiş.

Bu okulun 17 Şubat 1839’da açılışı Sultan II. Mahmut tarafından yapılmış ve eğitiminde yeni düzenlemeler getirilmiş. Eğitim dili Fransızca olmuş ve öğrenci alınmaya başlanmış. Eğitim dilinin Fransızca olması zamanla hekim sayısında azalmaya yol açmış. Nitekim 1867 yılında Türkçe tıp eğitimi yapan Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye (Sivil Tıp Mektebi) açılmış. 1870 yılında da askeri tıp okulunda dersler Türkçeleşmiş. 1878 yılında şimdiki Sirkeci Tren İstasyonu yanındaki Demirkapı Askeri Kışlası’na taşınmış. 1894 yılında Sultan II. Abdülhamit’in emriyle Haydarpaşa’daki Tıbbiye Binası inşa edilmeye başlanmış. Bu görkemli binaya 6 Kasım 1903’te taşınılmış. Önce Askeri Tıbbiye sonra, Sivil Tıbbiye taşınmış ve 1909 yılında iki mektep birleştirerek Darülfünun Tıp Fakültesi olmuş.

Yüce önder Atatürk: Beni Türk hekimlerine emanet ediniz!

İLK KUTLAMA 1919’DA
İlk tıp bayramı 14 Mart 1919’da, işgal altındaki İstanbul’da, tıp öğrencileri tarafından kutlanmış. Tepkilerini bu şekilde dile getirmeye çalışan öğrencilerin bu törenine Dr.Fevzi Paşa, Dr.Besim Ömer Paşa, Dr.Akil Muhtar (Özden) gibi dönemin ünlü hocaları da katılmış.

1933’de “Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane” İstanbul Üniversitesi’ne dâhil olmuş. Peşinden de 1945’te Ankara Tıp Fakültesi, 1954’te Ege Tıp Fakültesi kurulmuş. Derken bugünlere gelinmiş..

Atatürk: Beni Türk hekimlerine emanet ediniz!]]></content:encoded>
		    <image>https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/tip-bayrami-7230.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/tip-bayrami-7230.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/tip-bayrami-7230-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/tip-bayrami-7230.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.canim.net/tip-bayrami/74/</link>
			<pubDate>Mon, 23 Aug 2021 23:14:40 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Dünya Su Günü]]></title>
			<description><![CDATA[22 Mart Dünya Su Günü, dünya su günü önemi, dünya su günü hakkında bilgi, dunya su gün, su günü, dünyada suyun önemi.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Su, bireylerin en temel gereksinimi olma ve başlıca ekonomik faaliyetlere kaynaklık etme özelliği ile ulusların devamlılığı için yaşamsal bir kaynaktır. Sosyal ve ekonomik faaliyetlerin sürmesi büyük ölçüde temiz ve yeterli su arzına sahip olmaya bağlıdır. Su kaynaklarının geliştirilmesi ekonomik üretkenlik ve sosyal refaha doğrudan katkı yapmaktadır. Öte yandan, nüfus ve ekonomik faaliyetler arttıkça birçok ülke hızla su sıkıntısı çeker duruma gelmekte ya da ekonomik gelişmeleri kısıtlanmaktadır. Sürdürülebilir kalkınma politikası doğrultusunda, su kaynaklarını tasarruflu kullanma bilinci yerel, bölgesel, ulusal ve uluslararası her düzeyde geliştirilmelidir.

Su, hayatın kaynağı, dünyanın 3/4'ü; vücudumuzun % 80'i su. Kana kana içtiğimiz, duş yaptığımız, yağmur olup yağdığında sevdiğimiz ama sel olup aktığında korktuğumuz su. 
Su insan için çok önemli. Ama öte yandan da dünya nüfusunun artması, küresel ısınmaya bağlı iklim değişiklikleri, suyun yeryüzündeki dağılımı ve kullanım şekli, su ile ilgili ciddi sorunların ortaya çıkmasına yol açmaktadır. İşte bu konudaki gerçeklerin bir kısmı:

• Dünyadaki tatlı suyun %80 i buzul olarak kutuplardadır.
• Dünyadaki nehirlerin yaklaşık 2/3ü (yaklaşık 300 nehir) sınır ötesi su olarak bir kaç komşu ülke tarafından paylaşılmaktadır. Bu nehirlerin hemen hemen tamamı komşu ülkelerle sorunlara yol açmaktadır. 
• Yaklaşık 1,1 milyar insan temiz içme veya kullanım suyundan yoksundur. 
• Her yıl yaklaşık 5 milyon insan temiz su ile ilgili hastalıklardan dolayı ölmektedir. 
• 2025 yılında dünya nüfusunun üçte biri şiddetli derecede su sıkıntısı çekecektir. 
• Halen dünyada 2,8 milyar insan şehirlerde yaşıyor, bu rakam 2025'te 4,5 milyara yükselecek. Şehirler temiz suya daha fazla ihtiyaç duymakta olup aynı zamanda da daha büyük atık su sorununa yol açmaktadırlar. Şehir nüfusunun artması ciddi su sorunlarını beraberinde getirecektir. 
• Ülkemizdeki 3200 belediyenin yaklaşık 50 adedi kanalizasyon sularını arıtmaktadırlar. Başka bir deyişle nüfusumuzun yaklaşık 50 milyonuna ait kanalizasyon suları doğrudan nehirlere dolayısıyla göl ve denizlere akmaktadır. 

Bunlar, su ile ilgili gerçeklerin sadece bir kısmı. Bu ve buna benzer konuların ciddi bir şekilde dünya gündemine gelmesiyle BM Genel Kurulu 1993 yılı Aralık ayında aldığı bir kararla her yılın 22 Mart gününün " Dünya Su Günü" olarak kutlanmasını kararlaştırmıştır.
Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu, 1992 yılında Rio de Janerio’da düzenlenen BM Çevre ve Kalkınma Konferansı’nda dünyada suyun giderek artan öneminden dolayı her yıl 22 Mart gününün "Dünya Su Günü" olarak kutlanmasına karar vermiştir. Ortaya çıkışı BM Çevre ve Kalkınma Konferansı’nın sonuç metni olan Agenda21’in su kaynaklarının gelişimi ile ilgili 18. bölümüne dayanan Dünya Su Günü, suyun önemi ile ilgili bilincin geliştirilmesi ve Agenda21’de sunulan önerilerin uygulanmasının sağlanması için, bütün ülkelerin ulusal düzeyde konferans, seminer, sergi, yayın ve doküman dağıtımı gibi bir dizi etkinlik yapmasını teşvik etmeyi amaçlamaktadır.

22 Mart Dünya Su Günü ile ilgili ilk çalışmalar Birleşmiş Milletler Genel Asamblesi tarafından 1993'te başlatıldı.

Temel konular
1. İçme suyu ile ilgili problemler,
2. Gelişen nüfusa bağlı olarak su yapılarının korunması ve yapımı ile ilgili toplumu uyarmak ve önlemleri arttırmak.
3. Dünya Su Günü'nde devletler, uluslararası kuruluşlar ve sosyal kuruluşlarla dayanışmayı ve birlikteliği arttırmak.

Strateji
1. Ülke ve dünya basını ile bağlantıları geliştirmek, gündemde kalmak ve gündem oluşturmak.
2. Çocukları ve gençleri hedef almak,
3. Belgelerin yayınlanması,
4. Su kaynaklarının korunması ve geliştirilmesi ile ilgili konferans, yuvarlak masa ve seminerler yapılması,
5. Paylaşım ve kişisel yardım programlarını ilerletmek,
6. Kamu ve özel sektör yardımlarını, destek ve katılımlarını arttırmak.

1995'ten günümüze kadar her yıl bir konu tespit edilmiş ve 22 Mart günü tartışılması kararlaştırılmıştır. Buna göre;

— 1995 yılında Kadınlar ve Su
— 1996 yılında Kirli Şehirlere Su
— 1997 yılında Dünyanın Su Potansiyeli Yeterli mi?
— 1998 yılında Yeraltı Suyu ve Görünmez Kaynaklar
— 1999 yılında Su Kaynakları Etrafında Hayat
— 2000 yılında 21. Yüzyılda Su
— 2001 yılında Su ve Sağlık
— 2002 yılında Kalkınma İçin Su
— 2003 yılında Gelecek İçin Su

Konuları ele alınmıştır.]]></content:encoded>
		    <image>https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/dunya-su-gunu-9389.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/dunya-su-gunu-9389.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/dunya-su-gunu-9389-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/dunya-su-gunu-9389.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.canim.net/dunya-su-gunu/73/</link>
			<pubDate>Mon, 23 Aug 2021 22:59:34 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Sivil Savunma Günü]]></title>
			<description><![CDATA[Sivil savunma günü, Sivil Hizmet Mükellefiyeti, sivil savunma nasıl yapılır, sivil savunma günü tarihi, sivil savunma günü hakkında geniş bilgi.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Sivil Savunma'nın Tanımı ve Önemi
Düşman taarruzlarına, tabii afetlere ve büyük yangınlara karşı, halkın can ve mal kaybının asgari hadde indirilmesi; hayati öneme haiz her türlü kamu, özel teşebbüslerin korunması, faaliyetlerinin idamesi için acil onarım ve ıslahı, savunma gayretlerinin sivil halk tarafından azami şekilde desteklenmesi ve cephe gerisi maneviyatın muhafazası için her türlü silahsız, koruyucu ve kurtarıcı tedbirlerin alınması ve faaliyetlerin yapılmasını sağlamaktır.

Birinci ve İkinci Dünya savaşlarında cephede olduğu kadar cephe gerisindeki sivil halkın zayiatının fazla olduğu gözlemlenmiştir. Gelişen teknoloji ve dünyanın jeolojik yapısına bakılarak savaşlar ve doğal afetler karşısında halkın can ve mal emniyetinin sağlanması konusunda tedbir almaya gidilmiş ve bu kavrama Sivil Savunma adı verilmiştir.

MÜKELLEFİYET
17 yaşını doldurduğu yılın ocak ayının birinci günü ile 60 yaşını doldurduğu yılın Ocak ayının birinci günü arasında doğmuş bütün Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan Türk vatandaşı erkekler ve 20 yaşını doldurduğu yılın Ocak ayının birinci günü ile 50 yaşını doldurduğu yılın Ocak ayının birinci günü arasında doğan bütün Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan Türk vatandaşı kadınlar Yasa gereği Sivil Savunma Mükellefiyetindedir.

MÜKELLEFİYETTEN MUAF TUTULANLAR
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı'nda veya Emniyet Kuvvetlerinde hizmet etmekte olanlar.

- Bakanlar Kurulunun tasvibi ile esas görevlerinde zaruret görülen servis personeli.

- Sıhhi sebeplerden dolayı çalışamayacağı Sağlık Kurulunca tasdik edilen şahıslar.

- Bakıma muhtaç hastası, güçsüzü veya 14 ve daha aşağı yaşta çocuğu olan ve bu hususta belge ibraz eden kadınlar.

- Yasa dokunulmazlığı olan kişiler.

SİVİL SAVUNMA MÜKELLEFİYETİNDE GÖREVLENDİRME
Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı'nca serbest bırakılan personelin listesi her yıl Ocak ayı başında Sivil Savunma Teşkilat Başkanlığı'na gönderilmektedir. Sivil Savunma Bölge Müdürlükleri listede 'ki personelin Bölge Müdürlük hudutlarına göre tanzimini yaptıktan sonra çağrı pusulalarını göndermek suretiyle personelin kayıtlarının yapılması ve kayıtların tamamlanmasını müteakip Sivil Savunma Halk Örgütü kadrolarında görevlendirilmeleri sağlanmaktadır.

SİVİL SAVUNMA MÜKELLEFİYETİNİN SONA ERMESİ (EMEKLİLİK)
Sivil Savunma Mükellefiyetindeki personel 60 yaşını doldurduğu Ocak ayının birinci günü Sivil savunma Mükellefiyet süresini tamamlamış olur. Personele Sivil Savunma Teşkilat Başkanlığında yapmış olduğu hizmetlerinden dolayı, görevli bulunduğu Sivil Savunma Bölge Müdürlüğü tarafından Hizmet Belgesi Ödül Töreni düzenlenerek Hizmet Belgesi takdim edilmek suretiyle Sivil Savunmadaki görevini tamamlamış olur.

Sivil Savunma Mükellefiyeti
1. 17 - 60 yaş arası erkekler
2. 20 - 50 yaş arası kadınlar
3. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti vatandaşları,
4. Yasa gereği Sivil Savunma hizmetinde görev yapmak zorundadır.
5. Esas hizmetteki personel kural ve tüzüklere göre eğitilirler.

Sivil Hizmet Mükellefiyetinden Muaf Tutulacaklar
1. Güvenlik Kuvvetleri ve Emniyet Mensupları 
2. Sağlık Kurulu Raporu Olanlar 
3. Hastası ve 14 Yaş Altı Çocuğu Olanlar
4. Servis Personeli 
5. Yasalarca Muaf Olanlar]]></content:encoded>
		    <image>https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/sivil-savunma-gunu-8528.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/sivil-savunma-gunu-8528.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/sivil-savunma-gunu-8528-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/sivil-savunma-gunu-8528.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.canim.net/sivil-savunma-gunu/72/</link>
			<pubDate>Mon, 23 Aug 2021 22:46:36 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Sevgililer Günü]]></title>
			<description><![CDATA[sevgililer günü tarihçesi, Sevgililer günü hakkında bilgi, 14 şubat sevgililer günü, St. Valentine Aşıklar Günü.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[SEVGİLİLER GÜNÜ Hakkında değişik yorum ve tanımlamaların yapıldığı bu günle ilgili bir görüş bakın söyle: St. Valentine Aşıklar Günü, İsa'dan önce 4.yüzyıl Roması'nda kutlanan, Çobanların Tanrısı " Faurus Lupercus" şenliğine, başka bir deyişle " Kurt Bayramı'na salıyor köklerini. Her 15 Şubat'ta genç Romalılar, içinde Tanrı Kurt'un yaşadığı varsayılan bir mağranın önünde toplanıyorlar. Ortada bir küp duruyor. İçinde kız adları yazılı minik levhalar. Bir lotaryo bu . Delikanlılardan yanlızca biri, belki de o savaş yılının en kahraman olanı, yüreği çarparak rastgele bir kızın adını çekiyor. Bu yöntemle kurulan özel çift, ertesi yılki 15 Şubat çekilişine dek, akıllarından geçen her cinsel fantaziyi yaşamak ve uygulamakla serbest bırakılıyor, toplamın onayı alınmış olunuyor, yani yasal olarak özgür kılınıyordu.

Romalı gençler, I.S. 500'lü yıllara değin, bu 2000 yıllık geleneği aşk ve şevk ile sürdürdüler. Ama Çoban Tanrısı " Faunus Lupercus " şenliği, dini bütün Hristiyanların canına tak etmişti. Roma Kilisesi sorumluları aradı ve din şehidini bu konuya kurban seçti. Roma İmparatoru II. Claudius döneminde yaşanmış, papaz Valentin bu duruma en uygun aday seçilmişti. İmparator Cladius Gothicus'un gazabından Hristiyanları kurtarmış, ama kendisini feda etmis ve bu papazın kafasını kesmiş. Aradan uzun bir zaman geçtikten sonra Vatikan, Valentin'e " aziz " ünvanı vermiş. Roma kapılarının biri de zamanla onun adıyla anılır olmuş. Burokrasiye meraklı Roma imparatorluğu, Aziz Valentin'in ölüm gününü de tarihe kaydetmiş. 14 Şubat 273. 15 Şubat tarihi de " Kurt Bayramı " na rastlıyor. Valentin'in ölümüyle bu festival arasında bir bağ kurulup, dini bir kisve 
giydirilerek bu gün kutlanmaya devam edilmis. Valentin'in ölüm günü, böylece Sevgililer Günü olmuş.]]></content:encoded>
		    <image>https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/sevgililer-gunu-1038.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/sevgililer-gunu-1038.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/sevgililer-gunu-1038-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/sevgililer-gunu-1038.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.canim.net/sevgililer-gunu/71/</link>
			<pubDate>Mon, 23 Aug 2021 22:35:55 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Engelliler Haftası]]></title>
			<description><![CDATA[10-16 Mayıs Sakatlar Haftası, sakatlar haftası günü, sakat haftası, sakatlar haftası tarihi, sakatlar haftası önemi, sakatlar haftası kuruluşu.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[10-16 Mayıs arası Sakatlar Haftasıdır. Sakatlık insanlığın ortak sorunudur. Bu yüzden Sakatlar Haftası yalnız ülkemizde değil Birleşmiş Milletlere üye 156 ülkede aynı zamanda değerlendirilir.

Sakatlar Haftası boyunca; sakatlık sorunu, sakatlığın önlenmesi ve sakatların eğitimi konusu üstünde durulur. Radyo ve televizyonda konu ile ilgili programlar yayınlanır. Okullarda her gün ayrı bir sakatlık konusu işlenir. Sakatları Koruma Millî Koordinasyonu Kurulu haftanın değerlendirilmesi için aşağıdaki programın uygulanmasını kararlaştırmıştır.

10 Mayıs - Sakatlar Haftasının Açılışı
11 Mayıs - Görme Engelliler Günü
12 Mayıs - İşitme ve Konuşma Engellileri Günü
13 Mayıs - Ortopedik Engelliler Günü
14 Mayıs - Zeka ve Ruhsal Özürlüler Günü
15 Mayıs - Güçsüz Yaşlılar ve Korunmaya Muhtaç Çocuklar Günü
16 Mayıs - Sakatlar Haftasına Genel Bakış

Sakatlığın başlıca nedenleri
Sakatlarla, sakatlıklarla ilgili çeşitli sorunlar vardır. Sakatlığı doğuran nedenler, sakatların eğitimi bunların başlıcalarıdır.

Sakatlığın Nedenleri:
Sakatlıklar akraba evliliği, gebelik öncesi tedbirsizlik, aşıların zamanında yapılmaması, kazalar gibi nedenlerden kaynaklanmaktadır.

a) Akraba evliliği:
Doğuştan sakatlıkların önemli bir bölümü akra­ba evliliklerinden ortaya çıkar. Yakın akrabaların teyze, hala, amca, dayı çocuklarının evliliği sonunda çok sayıda kör, sağır, dilsiz ve geri zekalı çocuk doğmaktadır.

Ankara ilinde yapılan bir araştırma sonucunda 100 sakat çocuktan 30'unun yakın akraba evliliğinden doğan çocuklar olduğu görülmüştür.

b) Gebelik öncesi tedbirsizlikler:
Bebek bekleyen annelerin sık sık röntgen filmi çektirmesi, doktora gitmeden ilaç alması çok sık sigara ve alkollü içki içmesi doğan çocuğun sakat olmasına neden olur.

c) Aşıların zamanında yapılmaması:
Doğumdan sonraki ilk yılda verem, çocuk felci aşılarının zamanında yaptırılması gerekir. Aşılar zamanında yaptırılmazsa türlü sakatlıklar ortaya çıkar. Trahom, çocuk felci, romatizma, kalp ve damar hastalıklarının koruyucu, iyileştirici ilaç ve aşıları vardır. Bu aşı ve ilaçların doktor denetiminde verilmesine özen gösterilmelidir.

d) Kazalar:
İş kazaları, tarım kazaları, trafik kazaları, yangınlar, ateşli silahlar belli başlı sakatlık nedenleridir. Trafik kurallarına uyulmama sonucu her yıl ülkemizde çok sayıda trafik kazaları oluyor. Bu kazalarda çok sayıda yurttaşımız ölüyor. Yukarda sayılan her tür kazadan korunmak, ve sakat kalmamak için dikkatli olalım. Kurallara uyalım. Uymayanları uyaralım.

Sakatların iyileştirilmesi ve eğitimi
Sakatların iyileştirilmesi: Sakatlık yapan hastalık ve kazalardan sonra hemen önlem alınmalıdır. Özellikle trafik kazalarında ilk yardım çok önemlidir. Kazalardaki ölümlerin yarıdan çoğu ilk yarım saat içinde olur. Kaza sonrası hiç zaman geçirmeden yaralıyı en yakın hastaneye ya da doktora ulaştırmalıdır. Hastanelerde Acil Yardım Servisleri vardır. Bu bölümde günün her saatinde doktor bulunur. Kazaya uğrayanlara ilk tedavileri burada yapılır. 

Sakatların Eğitimi: Sakatların eğitimi denilince daha çok özürlü (sakat) çocuklar akla gelir. Yurdumuzda; görmeyen, işitmeyen, hareket edemeyen, zihinsel, ruhsal dengesi bozuk 4.500.000 yurttaşımız var. Bu sayının 1.400.000 kadarı çocuktur. Sakat çocuklarımızdan; görmeyenler için 7, işitmeyenler için 21, ortopedik özürlüler için l okul açılmıştır. Zihinsel ve ruhsal özürlüler ise belirli okullarda özel dershanelerde öğrenim görmektedir.

Sakatlar da yaşamlarını sürdürmek için çalışmak ve gelir sağlamak zorundadır. Çalışmak, severek çalışmak yaşamı güzelleştirir, insanı mutlu eder.

Sakatlara acımak, onlara bakarak duygulanmak soruna çözüm getirmez. Sakatların da yapabileceği işler vardır. Sakatlara çalışabilecekleri alanlarda iş vermek gerekir. Yasalarımız her yüz işçi çalıştıran işyerinin iki sakat işçi çalıştırması zorunluluğunu getirmiştir.

Bütün ülkelerde olduğu gibi yurdumuzda da sakatlar korunur. Örneğin ülkemizde çalışan sakatlar gelir vergisini indirimli öderler. Hareketlerini kolaylaştırmak için yurt dışından getirilen araç ve gereçlere gümrük vergisi ödemezler. Çalışan sakatlar isterlerse erken emekli olabilirler.

Okulda, sokakta gördüğümüz sakatlarla alay etmeyelim, gülmeyelim. Hiç bir sakatlığın isteyerek olmadığını bilelim. Sakatlara yolda, geçitlerde, taşıt araçlarında yardımcı olalım. Onları üzmemeye, kırmamaya özen gösterelim.]]></content:encoded>
		    <image>https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/engelliler-haftasi-7144.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/engelliler-haftasi-7144.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/engelliler-haftasi-7144-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/engelliler-haftasi-7144.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.canim.net/engelliler-haftasi/70/</link>
			<pubDate>Mon, 23 Aug 2021 22:29:42 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Dünya Sağlık Günü]]></title>
			<description><![CDATA[7-13 Nisan Sağlık haftası, sağlık haftası günü, doktor, hemşire, sağlık memuru, sağlık çalışanları haftası, sağlık haftası tarihi, sağlık haftası hakkında geniş bilgi.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Sağlık, insanın en önemli sorunudur. Yaşamak, öğrenmek, iş yapabilmek için sağlıklı olmak gerekir. Sağlığı bozuk olan, hasta olan kişi görevlerini tam olarak yapamaz. Bunun sonucu olarak da, kendine, ailesine, çevresine, topluma yararlı olamaz.

Sağlıklı kişi mutlu, canlı, hareketli olur. insanların sağlık kurallarını öğrenmesi ve sağlıklı yaşama bilincine kavuşması için Birleşmiş Milletler Örgütü 7-13 Nisan tarihleri arasını Sağlık Haftası olarak kabul etti. Her yıl Sağlık Haftası Birleşmiş Milletler'e üye ülkelerde aynı zamanda değerlendirilir. Sağlık Haftası’nın amacı, sağlık bilgisinin ve yardımının geniş halk kitlelerine ulaşmasıdır. Hafta boyunca insan sağlığı konusunda radyolarda konuşmalar yapılır. Televizyonda sağlıkla ilgili programlar sunulur. Gazete ve dergilerde insan sağlığı ile ilgili yazılar yayınlanır.

Bu hafta içinde okullarımızda beden sağlığı, beslenme konusunda bilgiler verilir. Sağlığın önemi anlatılır. Sağlıklı olmanın kuralları öğretilir. Birleşmiş Milletler Örgütü, her yıl bir sağlık konusu seçer. O yıl üye ülkelerde konu üzerinde durulur. Seçilen konu bir hastalık ise bu hastalığın tanımı, belirtileri, iyileştirme yöntemleri anlatılır.

İnsanlar çok eski çağlardan beri sağlığın önemini kavramışlardır. ilkçağlarda insan sağlığının bozulması, doğa dışı güçlerin etkisine bağlanıyordu. Hastalığın iyileştirilmesi için büyücüye başvuruyorlardı. Uygarlığın gelişmesi ile tıp bilimi ilerledi. Hastalıkların nedenleri bulundu, iyileşme yöntemleri gelişti. Bugün büyücülük ilkel toplumlarda kalmıştır. Tıp bilimi her gün yeni buluşlarla insanlığa büyük yararlar sağlıyor.

Tıp bilimi yalnız hastalıklarla, hasta olan insanlarla ilgilenmez, însan sağlığının sürekliliği, insanların hasta olmadan yaşamlarını sürdürmeleri için araştırmalar yapar. Yeni yöntemler geliştirir.

İnsanların sağlıklı yaşamaları için şu konulara dikkat etmeleri gerekir:

1. Sağlıklı olmak için temizliğe önem vermeliyiz.
Temizlik sağlığımız açısından çok önemlidir. Bedenimizin temizliği, kullandığımız eşyaların temizliği yaşadığımız yerin temizliği gibi ayrıntılarla bir bütün oluşturur.

Yalnız bedenimizin temizliği ya da yalnızca eşyalarımızın temizliği bir anlam taşımaz. Biz ne kadar temiz olursak olalım, eşyalarımız, giysilerimiz kirli olursa biz de kirli sayılırız. Bu durumda bit, pire, ve benzeri mikrop taşıyan canlılar, kolayca bizi bulur, biz de hasta oluruz.

2. Sağlığı bozan etkenlerden sakınmalıyız.
Yanlış beslenme, gerekli besinleri almama gibi durumlar, beslenme bozukluğu sonucunu yaratır, bu da sağlığımızı bozar.

Alkollü içki, uyuşturucu madde kullanmak da sağlığı bozar.

Zehirli böcek ve bazı hayvanların sokması, ısırması zehirlenmemize neden olur.

Sağlığın en büyük düşmanı mikroplardır. Çeşitli hayvanlarla, yiyecek ve içeceklerle, solunum yolu ile geçen mikroplara karşı uyanık olmalıyız.

3. Çevremizi temiz tutmalıyız.
Kişiler kendi sağlıklarını korumada dikkatli oldukları gibi çevre sağlığını korumada da dikkatli olmalıdırlar. Bunun için çevremizi temiz tutmalıyız. Yerlere çöp atmamalıyız. Çevrede sinek, sivrisinek gibi zararlı böceklerin üremesini kolaylaştıracak ortam yaratmamalıyız.

Çevre sağlığını, çevre temizliğini korumak her yurttaşın önemli görevlerinden biridir.

4. Sağlık öğütlerini tutalım:
Mevsim özelliklerine göre giyinelim. terli iken su içmeyelim. Havasız yerlerde oturmayalım. Spor yapalım.

Yukarda açıklanan kurallara uyalım. Gerektiğinde sağlık kurumlarına başvuralım. Hastaneler, sağlık ocakları dispanserler, başlıca sağlık kurumlarıdır. Bu kurumlar çalışmaları sırasında birbirine yardımcı olurlar.

Sağlığımızla ilgili bir sorunumuz olduğunda hemen doktora gidelim. Doktorların verdikleri ilaçları tarifelere uygun olarak kullanalım. Kısacası doktorların sağlık konusundaki tüm uyarılarına uyalım.]]></content:encoded>
		    <image>https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/dunya-saglik-gunu-8517.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/dunya-saglik-gunu-8517.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/dunya-saglik-gunu-8517-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/dunya-saglik-gunu-8517.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.canim.net/dunya-saglik-gunu/69/</link>
			<pubDate>Mon, 23 Aug 2021 22:22:08 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Ramazan Bayramı]]></title>
			<description><![CDATA[Ramazan bayramı, (şeker bayramı) Ramazan hakkında geniş bilgi, Türkiye de ramazan, ramazan bayramının doğuşu, ramazan anlamı, ramazan bayram namazı.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Ramazan bayramı Şevval ayının ilk üç günü Ramazan bayramı hakkında bilgi
Ramazan Bayramı, İslam dinine göre Hicri Kamer yılının dokuzuncu ayı olan Ramazan ayının ardından onuncu ay olan Şevval ayının ilk üç günü boyunca kutlanan dini bir bayramdır. Arapçadaki adı 'îd el-fitr. Fitr kelimesi arapçada kahvaltı anlamına gelir ve ramazanın bitimi ile birlikte yapılan ilk kahvaltıyı ifade eder. Türkiye'de bu bayramda çocuklara şeker hediye edilmesinin gelenek haline gelmiş olmasına istinaden Şeker Bayramı da denmeye başlanmıştır.

Malezya ve Singapur'da Hari Raya Aidil Fitri, Endonezya'da Idul Fitri veya Lebaran, Bangladeş'te ise Shemai Eid olarak da anılır.

Ramazan bayramı, Ramazan ayı boyunca tutulması farz kılınan orucun da sonunu ifade eder. Ramazan ayı biterken, oruç da biter ve Ramazan bayramının ilk günü olan Şevval ayının birinci gününde oruç tutulmaz. Ramazan bayramının bu ilk gününde camilerde bayram namazı kılınır, namazdan sonra ise hutbe okunur. Bunların ardından bayrama dair etkinlikler başlar; aile ve arkadaş ziyaretleri, çeşitli eğlenceler gibi. Ayrıca Ramazan Bayramı boyunca Müslümanlar birbirlerinin Bayramını kutlarlar; gerek ziyaretlerde gerekse haberleşme teknolojilerini kullanarak. Dünya çapında en yaygın kullanılan kutlama ifadesi Îd mubarek`tir. Bu ifadenin Türkiye'de sıklıkla kullanılan Türkçe karşılığı Bayramınız mübarek olsundur. Güneydoğu Asya'da ise Selamat Hari Raya ve Selamat Idul Fitri yaygın kutlama cümlelerindendir.

Türkiye'de Ramazan
Ramazan ayı ve bayramının İslam ve Türk kültüründe önemli bir yeri vardır. Ramazan ayı boyunca Türkiye genelindeki büyük camilerin minareleri arasına mahya denilen ışıklı süsler asılır. Ramazan ayının ilk günlerinde genelde "Hoşgeldin ya Şehri Ramazan" benzeri mesajlar gösteren bu süsler, Ramazan ayı boyunca her gece farklı bir mesaj göstermesi için değiştirilir. Ramazan bayramından birkaç gün önce mahyalarda genellikle "Elveda" benzeri uğurlama mesajlarına yer verilir.

Türkiye'de Ramazan ayı ve bayramı ile özdeşleşen bir başka kültürel öğe de gölge oyunudur. "Hacıvat ve Karagöz" ile gölge oyunu Türk kültürünün önemli bir parçasını oluşturur. Eski zamanlarda, gölge oyunu ramazan gecelerinde insanların en büyük eğlencesini oluşturmaktaydı. Aileler iftardan sonra toplanıp gölge oyunu izlemeye giderlerdi. Her ne kadar bugün bu gelenek pek revaçta olmasa da, hala Ramazan ayı ve bayramı ile özdeşleşmişliğini korumaktadır. Ramazan'a ilişkin her türlü etkinlik ve çalışmada, gölge oyunu ve karakterleri en baş figürler olarak yer almaktadır.

Ramazan bayramı ailelerin bir araya gelip beraberce eğlendiği, etik anlamda ailenin önemini vurgulayan bir bayramdır. Herkes çok özenli giyinir. Çocuklar bayramlıklarını giyerler. Ramazan bayramında ailelerin genç bireyleri daha yaşlı olan bireyleri ziyaret eder. Büyüklerin elleri öpülür. El öpen çocuklara büyükleri harçlık verir. Tatlılar, şekerler, çikolatalar ikram edilir. Baklava en çok sevilen ve ikram edilen tatlılardandır. Ayrıca küs olanların bayram sebebiyle barışması da bir gelenektir.

Ramazan Bayramı boyunca (3 gün) nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan ülkelerde genellikle resmi tatil ilan edilir.]]></content:encoded>
		    <image>https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/ramazan-bayrami-3126.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/ramazan-bayrami-3126.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/ramazan-bayrami-3126-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/ramazan-bayrami-3126.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.canim.net/ramazan-bayrami/68/</link>
			<pubDate>Mon, 23 Aug 2021 21:41:29 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Polis Haftası]]></title>
			<description><![CDATA[10 Nisan Polis Haftası, polisler, polis mesleği, polis haftası tarihi, polislik teşkilatının kuruluşu, teşkilat kuruluş, Türk polisi.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[İLK POLİS TEŞKİLATININ KURULUŞU (10 Nisan 1845)
1845 tarihi, Türk Emniyet Teşkilatı açısından önemli bir noktadır. Çünkü bu tarihe kadar zabıta olarak nitelenen teşkilat; 10 Nisan 1845 (12 Rebiü’l Evvel 1261)’den itibaren polis adı altında hayata geçmiş ve Emniyet Teşkilatının kuruluş günü olarak kabul edilmiştir.

Yeniçerinin ortadan kaldırılmasından sonra, başkentte ve eyaletlerde zabıta hizmetleri eskisiyle kıyaslanmayacak derecede gelişmesine rağmen; bu hizmetler karışık ve ayrı ayrı kurumlara bağlı olarak yürütülmekteydi. Teşkilat ve yürütme alanındaki bu karışıklığı ortadan kaldırmak amacıyla ilk defa 10 Nisan 1845’te İstanbul’da ilk polis teşkilatı kurulmuş, görevleri de yine aynı tarihte yayımlanan Polis Nizamnamesinde belirtilmiş ve bu durum yabancı elçiliklere de bir yazı ile bildirilmiştir.

Bu nizamnamede polis teşkilatının kuruluş amacı, belde güvenliğini sağlamak olarak belirtilmiştir.

Bu çalışmalara rağmen, karışıklık devam etmiş, İstanbul’da polis hizmeti; Yeniçeri Ağası yerine geçen Serasker, İhtisap Ağası ve Polis adını taşıyan teşkilatlar tarafından yürütülmüştür. Taşrada ise güvenlik hizmetleri, Sipahilerden oluşan zaptiyelerle ve Asakir-i Mansure alaylarıyla yürütülmüştür.

POLİS
Polis terimi, kökeni Yunanca ve Latince olan bir kelimedir. Yunanca politika, Latince politika kelimelerinden türemiştir. Eski Yunanlılar kendi şehir devletlerine polis ismini vermişlerdir.

Polis kelimesi ıstılah! Olarak, kuruluşu bulunduğu yerde kamu düzen ve güvenliğini koruyan, yasaların adil ve eşit bir şekilde uygulanmasını sağlayan teşkilat, kolluk, zabıta, şehirde güvenliği sağlamakla yükümlü kişiler anlamında kullanılmıştır. Polis kelimesinin yerine emniyet deyiminin kullanıldığı da olur.

Polis görevi itibariyle; asayişi, amme, şahıs tasarruf emniyetini ve mesken masuniyetini koruyan, halkın ırz can ve malını muhafaza ve ammenin istirahatını temin eden, yardım isteyenlere, yardıma muhtaç olan çocuk, alil ve acizlere muavenet eden, kanun ve nizamnamelerin kendisine verdiği vazifeleri yapan silahlı icra ve inzibat kuvvetidir.

Genel olarak polis, bir ülkenin sükûn, güvenlik ve düzenini sağlamak ve korumakla görevlidir. Bunu yerine getirirken önceden belirlenmiş müeyyidelere uymakla yükümlü ve hükümet tarafından alınan ve yerine getirilmesi istenen kararların icrasını sağlamakla görevlidir.

ÜLKEMİZDE POLİSLİĞİN TARİHİ GEÇMİŞİ
Zaptiye Müşirliği Dönemi (1846–1879)
Zaptiye Müşirliği, yalnız zabıta işleriyle uğraşmak üzere kurulmuş, yeni bir teşkilat niteliği taşımaktadır. 1846 yılında yayımlanan bir genelge ile polis hizmetlerinin Serasker tarafından yönetilmesinin askerlerin asıl görevlerini aksattığı belirtilerek, yalnızca polis hizmetlerini yürütmek üzere ve seraskerlikten bağımsız olarak, Zaptiye Müşirliği, Zaptiye Müşir Yardımcılığı ve emniyet hizmetleriyle ilgili kanunları hazırlamak için Zaptiye Meclisi kurulmuştur. Ancak kısa bir süre sonra da, Zaptiye Meclisi kaldırılmış ve yerine “Divan-ı Zaptiye” ve “Meclis-i Tahkik” kurulmuştur.

Böylece, hem İstanbul, hem de eyaletlerin emniyet işleri, Zaptiye Müşiriyetince yürütülmüş ve bu makam gerek teftiş memurlarıyla ikinci defa olarak 1867’de kurulmaya girişilen polis teşkilatının ve gerekse jandarma teşkilatının bağlı olduğu tek yer olmuştur.

Bu “ Tevhid-i Zabıta ” dönemi 1879 yılına Kadar devam etmiş ve Zaptiye Müşiriyeti kaldırılmış, yerine görevi sadece polis işlerini içeren, Zaptiye Nezareti kurulmuştur. Yani, polis ve jandarma bir daha birleşmemek ve tek elden yönetilmemek üzere ayrılmışlardır.

Zaptiye Nezareti Dönemi (1879–1909)
1876 yılındaki Tanzimat ve Islahat hareketleri çerçevesinde, Avrupa’daki örneklerine göre bir polis teşkilatı kurulmasına, I.Meşrutiyet’in ilanından sonra oluşan hükümet programında yer verilmiş ve 1879 yılında Zaptiye Nezareti kurulmuştur.

Bu dönem, bir taraftan 18 Zilhicce 1296 tarihinde oluşup, önce yalnız başkent istanbul’un emniyet işleriyle, daha sonra da 1311’den itibaren diğer illerde kurulmaya başlanan polis teşkilatını idareyle görevlendirilen Zaptiye Nezareti’nin oluşturulmasıyla, diğer taraftan kaldırılmış Zaptiye Müşiriyeti’nin emrindeki Asakir-i Zaptiye’nin, Zaptiye Nezaretine bağlanmayarak, Jandarma Dairesi kanalıyla doğrudan doğruya Seraskerliğe bağlanmasıyla başlar ve II. Meşrutiyet’in ilanından sonra Zaptiye Nezareti’nin ortadan kaldırılıp yerini Emniyet Umum Müdürlüğü’ne bıraktığı Hicri 17 Recep 1327 (22 Temmuz 1909-Miladi) tarihine kadar devam eder.

Hicri 1298 senesinde, İstanbul’da inzibat ve asayişi korumakla görevli Asakir-i Zaptiye teşkilatı kaldırılarak yerlerine polis teşkilatı kurulmuş ve bunlara zaptiye görevleri devredilmişti.

1-İstanbul Polis Teşkilatı ve Bölgeleri
İmparatorluk başkenti, İstanbul, Üsküdar, Beyoğlu Polis Müdürlükleri ve Beşiktaş Polis Memurluğu adları ile dört polis dairesine ve her polis dairesi de merkezlere ayrılmıştır.

Her polis dairesi, bir polis müdürü ile bir başkan ve üyeden oluşan bir polis meclisi ve her merkez bir serkomiser tarafından yönetilmekteydi. Zamanla, meclislerin üye sayısı ve serkomiserlikler çoğaltıldı.

1303 (1886) yılından sonra, İstanbul Polis Müdürlüğü dışındaki diğer müdürlüklerin “mutasarrıflık” adını aldığı, polis müdürüne mutasarrıf denildiği görülmekte ve 1316 (1898) tarihinde de İstanbul’da sivil polis teşkilatı kurulmuş.

2- illerde Polis Teşkilatının Kurulması
1311 senesinde 15 ilde polis teşkilatı kurulmuş ve her il polis dairesinin başına bir serkomiser getirilmiştir.

Zaptiye Nezareti devrinin sonlarına doğru illerin çoğunluğunda polis müdürü veya serkomiserin yönetiminde polis teşkilatının kurulduğu görülmektedir.

1845 yılında kurulan, 1907 yılına kadar hızla gelişen polis teşkilatının kanuni bir dayanağı yoktu.

1298 (1881) senesinden önce, 1261 ve 1284 senelerinde kurulması istenen polis müesseselerinin dayanacağı hükümleri içeren polis nizamnamelerinin peşinen yayımlanmasına rağmen; bu teşkilat meydana getirilmemiş, buna karşılık kanuni bir metine dayanmayan 1298 (1881) teşkilatı büyük bir başarıyla gelişmiş ve memleketimizin bugünkü kuvvetli polis teşkilatının temellerini atmıştır. İlk kez, 6 Aralık 1896 (l Recep 1314) tarihinde polisin görev ve yetkilerini gösteren 16 maddelik bir talimat yayımlanarak ilk hukuki metin niteliğini taşıyan belge ortaya çıkmıştır.

1907 yılına kadar, yürürlükteki ilkelere ve işin gereklerine uygun olarak ve daha önce yayımlanan talimat hükümleri çerçevesinde görev yapan polis kuruluşlarının teşkilatını ve uyguladığı hükümleri tek bir metin halinde toplayan ilk polis nizamnamesi, 19 Nisan 1907 (5 Rebiülevvel 1325) tarihinde yayımlanmıştır.

Polis kuruluşlarının ihtiyaçlarını her yönden mükemmel bir tarzda karşılamış olan bu nizamnamenin en belirgin özelliği, içerdiği hükümlerin uzun bir süre başarıyla uygulanmış ve herhangi yabancı bir devletin kanunundan körü körüne iktibas edilmiş bulunmamasındandır. Hatta 1913 yılında çıkarılan Polis Nizamnamesi dâhil bu nizamnamenin bazı maddelerini yürürlükten kaldırmamış, bahse konu maddeler yeni çıkarılan nizamname ile birlikte uygulanır olmuştur.

Meşrutiyet Dönemi (1908–1920)
1909 tarihinde II. Meşrutiyetin ilam üzerine, Fransız ve Alman polis teşkilatları esas alınarak zabıtada bir değişiklik yapılması ve ona göre yeniden teşkilatlandırılmasına karar verildi. Başlangıçta 1908’de Zaptiye Nezareti kaldırılmamış, aksine Bakanlığın başına yetenekli kişiler getirilerek yeniden düzenlenmesine çalışılmıştır.

17 Recep 1325 (22 Temmuz 1907) tarihinde çıkarılan “İstanbul Vilayeti ve Emniyet-i Umumiye Müdüriyeti Teşkilatına Dair Kanun” ile Zaptiye Nezareti kaldırılarak yerine Dahiyile Nezaretine bağlı ve memlekete şamil polis işlerinin yürütülmesiyle görevli Emniyet Umum Müdürlüğü ve İstanbul vilayetine bağlı bir polis müdürlüğü kurulmuş ve Harekat Ordusu Kumandanlarından Galip Bey ilk Emniyet Umum Müdürü olarak teşkilatın başına geçirilmiştir. Yine aynı kanuna göre, Emniyet-i Umumiye Müdüriyeti yeni bir polis nizamnamesinin düzenlenmesine kadar polis işlerini 4 Ağustos 1907 tarihli Polis Nizamnamesi’nin hükümlerine göre yürütecekti.

Bu durumda, Emniyet-i Umumiye Müdüriyeti kurulmasının başlangıcında, İstanbul zabıta işleri de dâhil olmak üzere bütün memleket polisini yönetim altında bulundurmaktaydı. Bu itibarla Emniyet-i Umumiye Müdüriyeti tam manasıyla Zaptiye Nezaretinin yerini alıyordu.

9 Aralık 1913 tarihinde çıkarılan Dâhiliye Nezareti Teşkilat Nizamnamesi’ne göre; Emniyet-i Umumiye Müdüriyeti, Ankara’da milli hükümet kurulmasına kadar Dâhiliye Nezareti’ne bağlı olarak görev yapan bir teşkilat niteliğini kazanmıştır.

Sözü edilen nizamnameye göre, Dâhiliye Nezareti’nin bir dairesi olan Emniyet-i Umumiye Müdüriyeti’nin şubeleri şunlardır. Emniyet Şubesi, Memurin ve Levazım Şubesi, Muhasebe Şubesi, Tahrirat Şubesi. Bu şubelerin en önemlisi olan Emniyet Şubesi, memleketin genel asayişine ait işleri incelerdi, ikinci şube ise, polislerin özlük işlerine bakar ve levazımını tedarik ederdi. Bundan başka, Emniyet-i Umumiye Müdürlüğü’nün kurulmasından hemen sonra açılan İstanbul Polis Okulu da bu daireye bağlıydı.

Daha sonraki tarihlerde, bu teşkilata yeni şubeler eklenmiştir. 28 Ocak 1327’de Heyet-i İstihbariye, 13 Nisan 1329’da Polis Müfettişliği ve aynı senenin eylül ayında bir Kısmı Siyasi Müdürlüğü’nün meydana getirilmesi, siyasi ve idari işlerle görevli iki Umum Müdür Muavinliğinin meydana getirilmesi bunlar arasında yer almaktadır.

Siyasi kısımda; birer müdür yönetiminde altı şube ile umumi kalem ve hususi kalemler bulunmaktaydı. Her şubenin kadrosu, birer müdür, iki muavin ve yeterince memurdan oluşuyordu, idari kısım ise, muhasebe, memurin ve müteferrika müstahdemini içermekteydi. 1915 yılı başlarında, bu teşkilat yeniden gerçekleştirilerek Seyrüsefer, Ecanip ve Takibat-ı Adliye Müdürlükleri kurulmuştur. Yine aynı yıl içinde, Dâhiliye Nezareti’ne bağlı olmak üzere Emniyet Müfettişliği adı altında yeni bir memuriyet daha meydana getirilmiştir. Bunlar, hudut kapılarıyla demiryolu durak yerlerinde görev yapmaktaydılar. Yolcu trenlerinde görevli seyyar polis ve komiserler Emniyet Müfettişliği’ne bağlı bulunmaktaydılar.

21 Mayıs 1913 tarihli Polis Nizamnamesi
II. Meşrutiyet’ten sonra yeni rejimin ilkelerine uygun ve zamanın ihtiyaçlarını daha iyi karşılayan yeni bir polis nizamnamesinin hazırlanması zorunlu görülmüştü. 21 Mayıs 1913 tarihli nizamname ile polisin teşkilatlanması, görev ve yetkiler ile personelin dereceleri, sınıfları, mesleğe giriş, yükselme ve diğer bütün özlük işleri en iyi şekilde ve günün şartlarına uygun olarak yeniden düzenlenmiştir.]]></content:encoded>
		    <image>https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/polis-haftasi-9709.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/polis-haftasi-9709.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/polis-haftasi-9709-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/polis-haftasi-9709.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.canim.net/polis-haftasi/67/</link>
			<pubDate>Mon, 23 Aug 2021 21:32:49 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Orman Haftası]]></title>
			<description><![CDATA[21 Mart Orman haftası, orman haftası günü, orman haftası önemi, orman haftası nedir, orman haftası hakkında geniş bilgi, orman haftası tarihi.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Orman; hayvanların barındığı, çeşitli bitkilerin bulunduğu sık ağaç topluluklarıdır. Ormanda büyük ağaçlar, ağaççıklar, mantarlar, otlar, yüzlerce, binlerce bitki bir arada bulunur. Çam, sedir, köknar, ladin, ardıç, meşe, dişbudak, kayın, gürgen belli başlı orman ağaçlarıdır.

Ağaçlar ya kendiliğinden yetişir, ya da insanların ormana diktiği fidanlardan oluşur. Ormanın küçüğüne, ağaçların seyrek olduğu yerlere koru denir.

Eskiden yeryüzünün büyük bir bölümü ormanlarla kaplıydı. insanların bilgisizlikleri nedeniyle yok edilen ormanların yerini bozkırlar, çoraklaşan topraklar, çöller aldı.

İnsanlar her zaman ağaca ve ağaçtan yapılan çeşitli araç ve gereçlere gereksinme duymuşlardır. Ormanlar, ağaçlar, toprağın nemli kalmasını sağlar. Toprak kaymasını (erozyonu) önler, selleri durdurur. Ormanlar yörenin iklimim etkiler, yağmur yağmasını sağlar. Çok sıcakları, şiddetli soğukları önler. Ormanlar aynı zamanda av hayvanlarının barınağıdır.

Ormanlar bir ülkenin doğal güzellik ve zenginlik kaynağıdır. Öte yandan kullandığımız araç ve gereçlerin çoğu ağaçlardan yapılır. Evimiz, önümüzdeki masa, oturduğumuz sandalye, elimizdeki kalem, defterimiz, yaktığımız odun hep ağaç ürünleridir. Ayrıca ağaçlar endüstrinin birçok kollarında, boya sanayiinde, ilaç yapımında kullanılır.

Bize bu kadar yarar sağlayan, ülke ekonomisinde önemli yeri olan ormanları korumalıyız. Ağaç dikip, yeni ormanlar yetiştirilmesine yardımcı olmalıyız.

Ormanlara en büyük zarar insanlardan gelir, insanlar orman işletmelerinden izin almadan, çıra yapmak, reçine çıkarmak için ağaçları yaralarlar. Tarla açmak, yerleşim yeri kurmak, hayvanlara otlak yeri açmak için ormanları yok ederler.

Ateşin söndürülmeden bırakılması sigaranın söndürülmeden atılması, koskoca bir orman alanının yanıp kül olmasına neden olur. Yanan ormanın yerine yenisinin yetiştirilmesine bir insanın ömrü yetmez.

Zararlı böcekler, kemirici hayvanlar, özellikle keçiler, ağacın yeni süren dal ve yapraklarını yiyerek ormanlara zarar verirler. Ormanlara zarar vermek, ceza yasalarımıza göre suçtur. Orman suçları bağışlanmaz suçlardandır.

Ülkemizde ormanların korunması, ağaçlandırma işleri cumhuriyet yönetiminin ilanından sonra ele alındı. Tarım ve Orman Bakanlığı kuruldu. Her ilde valiler başkanlığında orman yetiştirilmesi için bir kurul vardır. Bu kurul yörede ormanların korunması ve yeni ormanlar yetiştirilmesi için kararlar alır ve uygular. Her yıl Mart ayı içinde bir haftayı Orman Haftası olarak duyurur. Haftanın bir günü Ağaç Bayramı olarak kutlanır. Uygun alanlar ağaçlandırılır. Yeni ormanların yetiştirilmesi için çalışmalar yapılır.

Ormanların korunması, çevremizin ağaçlandırılması hem yurdumuzun, hem de dünyamızın önemli bir sorunudur. Bu nedenle 21 Mart Dünya Orman Günü olarak her yıl kutlanmaktadır.

Bizler de çevremizdeki ağaçların dallarım kırmayanın, fidanları sarsmayalım. Ağaçları zararlı hayvanlardan koruyalım. Yeni fidanlar dikelim. Bu etkinliklerimizi yaşam boyu sürdürelim.]]></content:encoded>
		    <image>https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/orman-haftasi-3164.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/orman-haftasi-3164.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/orman-haftasi-3164-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/orman-haftasi-3164.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.canim.net/orman-haftasi/66/</link>
			<pubDate>Mon, 23 Aug 2021 21:29:56 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Okuma Bayramı]]></title>
			<description><![CDATA[Okuma bayramı, okuma bayramı günü, okuma yazma öğrenme, okuma günü, okuma bayramı hakkında bilgi, okuma bayramı tarihi, okuma bayramı nedir.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Doğrusu hepimiz çok sevinçliyiz. Okumayı öğrendik. Eskiden ancak resimlerine baktığımız şu kitapları artık okuyoruz. Kitaplardaki, dergilerdeki öyküleri, şiirleri, masalları hepsini, her şeyi okuyoruz.

Sınıfımız sanki bir bayram yeri gibi. Dershanemizde bir bayram havası var. Bugünlerde okuma bayramını kutlayacağız. Okuma bayramı için şiirler ezberledik. Arkadaşlarımız birbirinden güzel masallar, öyküler fıkralar öğrendiler.

Öğretmenimiz bize okuma - yazma öğretmek için çok çalıştı. Arkadaşlarımızın hepsinin okuma - yazma öğrenmesi öğretmenimizi. çok mutlu etti.

Okuma bayramında sınıfımızı süsledik. Annelerimizi - babalarımızı çağırdık. Öğretmenimiz bayramın açış konuşmasını yaptı. Şiirler okuduk. Öykü kitaplarımızı toplayarak bunlardan bir sınıf kitaplığı kurduk. Ana ve babalarımız başarımızı görüp kim bilir ne çok seviniyorlar.

Okumak ne güzel, insan bilmediklerini okuyarak öğreniyor. Okuyarak dinleniyor. Okuyarak haberleşiyor. Okuma bayramı, okuma - yazma öğrenen çocukların bayramıdır.

Ne mutlu okuma - yazma öğrenenlere. Ne mutlu bizlere.]]></content:encoded>
		    <image>https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/okuma-bayrami-6156.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/okuma-bayrami-6156.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/okuma-bayrami-6156-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/okuma-bayrami-6156.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.canim.net/okuma-bayrami/65/</link>
			<pubDate>Mon, 23 Aug 2021 21:23:57 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Öğretmenler Günü]]></title>
			<description><![CDATA[24 Kasım Öğretmenler günü, öğretmenler günü önemi, öğretmenler günü özel, öğretmenler günü hakkında bilgi, öğretmenler günü nedir, öğretmenler günü tarihi]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Öğretmen; öğretme işini görev edinen kişiye denir. Öğretmenlik bir meslektir. Kişinin öğretmen olabilmesi için öğretmen yetiştiren bir okulu bitirmesi gerekir. İlkokullarda öğretmen Sınıf Öğretmenidir. Sınıfın bütün derslerini aynı öğretmen okutur. Ortaokul ve Liselerde ders öğretmenliği vardır. Meslek okullarında dersler özel şekilde yetiştirilmiş meslek öğretmenleri tarafından işlenir.

Eskiden öğretmene "Muallim", öğretmen yetiştiren okula da "Muallim Mektebi" denirdi. Ülkemizde öğretmen okulu ilk kez 16 Mart 1848'de açıldı.

Osmanlı İmparatorluğu döneminde eğitime ve öğretime önem verilmiyordu. Az sayıda okul vardı cumhuriyetin ilanıyla birlikte yurdumuzun her yanına yeni yeni okullar açıldı. Okul çağında olanlar bu okullarda okumaya başladı.

Atatürk, eğitimin, öğretimin yayılmasından, yaygınlaşmasından yanaydı. 1928 yılında Arap harflerinin kaldırılıp yerine bugün kullanmakta olduğumuz Türk harflerinin kabulü tüm yurtta sevinç yarattı. Halkın yeni harfleri kısa sürede öğrenip daha çok yurttaşın okur - yazar olmasını sağlamak amacıyla yoğun bir çalışma başladı. Okuma - yazmayı yaygınlaştırmak için okul çağı dışındaki yurttaşlara okuma - yazma öğreten okullar açıldı. Bunlara Millet Mektepleri adı verildi.

Atatürk, Ulus Okulları dediğimiz Millet Mektepleri'nde yazı tahtasının başına geçerek dersler verdi. Bakanlar kurulu 11.11.1928 günü yaptığı toplantıda Ata'ya Ulus Okullar Başöğretmenliği sanını verdi. 24 Kasım Atatürk'ün Millet Mektepleri Başöğretmenliğini kabul ettiği gündür.

Öğrencileri, öğretmenleri, okulu çok seven Atatürk yurt gezilerinde okullara uğrardı. Sınıflara girer, sıralara oturur, ders dinlerdi. Öğrencilere sorular sorardı. Öğretmenlerle konuşur, her yerde öğretmenliğin üstün bir meslek olduğunu anlatırdı.

Atatürk, öğretmenlerin Ulusal Kurtuluş Savaşı'nda nasıl canla başla çalıştıklarını yakından izlemiştir. Yurdumuzun düşman tarafından paylaşıldığı sırada öğretmenler Öğüt Kurulları oluşturarak halka ulusal bağımsızlık, Ulusal Kurtuluş Savaşı düşüncelerini yayıyordu. Öğüt Kurulları dışında öğretmenler 14 eğitim kuruluşu ile birlikte Milli Kongre Cephesini kurdular. Milli Kongre Cephesi, düşmanların İzmir'i işgal ettikleri günlerde Sultanahmet Mitingini hazırladı. Bu mitingin konuşmacılarından çoğu öğretmenlerdi.

Başöğretmen Atatürk, öğretmenlerin Ulusal Kurtuluş Savaşı'nda gösterdikleri etkinliği hep övmüştür. Atatürk yeni Türkiye'nin yaratılmasında öğretmenlere büyük görevler düştüğü inancındaydı. Çağdaş bir ulus olmamız için eğitimin yaygınlaşması gereğine inanıyordu. Bu nedenle Atatürk "Ulusları kurtaracak olan yalnız ve ancak öğretmenlerdir." Sözleriyle öğretmene verdiği önemi ve duyduğu saygıyı en güzel biçimde belirtmiştir. 
Atatürk'ün 100. Doğum yıldönümü 1981 yılında, 24 Kasımın her yıl Öğretmenler Günü olarak kutlanması kararlaştırıldı.

Öğretmenler Günü'nde öğretmenin toplum içindeki yeri, değeri belirtilir. Öğretmen sorunları dile getirilir. Öğretmenler Günü'nde; eğitime, öğretime hizmet etmiş, saygınlık kazanmış öğretmenler anılır. Gençlerin yetişmesindeki katkıları anlatılır. Mesleğe yeni giren öğretmenler 24 Kasımda Öğretmen Andı içerek göreve başlarlar.

Öğretmen; yapıcı ve yaratıcıdır. İnsan haklarına saygılıdır. Öğretmen özverili, çevreye güven ve inanç veren, içi insan sevgisiyle dolu bir kişidir. Atatürk; "Öğretmenler, yeni nesil sizin eseriniz olacaktır." demekle öğretmene yüklediği sorumluluğu ve değeri anlatmıştır.

Öğretmenler sevgi dağıtır. İçimizi aydınlatır. Bizi doğruya yöneltir. Bilgili kişiler olmamız için çaba gösterir. Dünyayı tanıtır. Öğretmen her alanda yeniliği, yenileşmeyi savunur. Gerçekleri anlatır. Beceri ve yeteneklerimizin gelişmesine yardımcı olur. Kısaca analar doğurur, öğretmenler yetiştirir.

Bir milletin milli, ahlâki ve kültürel yönden güçlü ve medeniyet bakımından kalkınmış olması öğretmenlerinin üstün çalışmalarına bağlıdır. Milli birlik ve beraberliğimizin teminatı öğretmenlerdir.

Bizleri ham bir madde olarak ele alan öğretmenler, üzerimizde titiz, dikkatli ve sabırlı çalışmalar yaparak bizi şekillendirirler. Duygularımıza, ruhumuza, fikirlerimize ve hayata bakışımıza en güzel desenleri verirler.

Bize doğruyu, güzeli, iyiyi, mertliği, milli duyguları ve Atatürk ilkelerine bağlılığı öğreten öğretmenlerimizdir. Biz onların eseriyiz. Sıhhatini, nefesini, enerjisini, gençlik yıllarının hepsini bizim için harcar.

ÖĞRETMENİM
"Öğrenci gözüyle öğretmen" adlı yarışmada birincilik ödülü alan yazı:

Ben bir öğretmen çocuğuyum. İlk öğretmenim de annemdir. Öbür çocuklar gibi okula başlarken yabancılık çektiğimi söyleyemem. Yaşamım okulda başlamıştı. Ancak okula başlamamla yeni bir sorun önüme çıktı. Annemi öbür çocuklarla paylaşmak zorunda kalmıştım. Evde benim üzerime kanat geren, bana bir çiçek gibi özen gösteren annem, okulda ve özellikle sınıfımızda bambaşka biri oluyor, tüm çocuklar onunmuş gibi onlara da aynı sevgiyi gösteriyordu.

Dahası, onların sorunlarını eve de getiriyor ve hepsiyle ayrı ayrı ilgileniyordu. Bu benim kıskançlığımı arttırıyordu. Özellikle "Ümmü" ile çok ilgileniyordu. Bu siyah saçlı, siyah gözlü, tombul yanaklı köy çocuğu pek konuşkan değildi. Teneffüslerde oyunlara da katılmazdı. İçine kapanık, sessiz bir tipti. Annem teneffüslerde "Ümmü" ile oynardı. Ümmü'nün sorununa çözüm bulabilmek için ailesi ile sıkı bir ilişki kurmuştu. Bu çalışma kısa sürede meyvesini verdi.

Ümmü oyunlara bizim çağırmamızı beklemeden katılıyor, çalışmaları ile de kendini gösteriyordu. Annemin sevinci sonsuzdu. Bir ödül almışçasına "Ümmü'yü kazandım" diye seviniyordu. Fakat sevinci uzun sürmedi. Talihsiz bir olay Ümmü'nün yaşantısını alt üst etti.

Soğuk bir kış günü evde yalnız kalan Ümmü, sobayı yakmak istemiş fakat yakamamış. Bakmış ki olmuyor, kızgın odunların üzerine gaz dökmüş ve kibriti yakmış. İşte ne oldu ise o zaman olmuş, sobadan fırlayan alevler Ümmü'yü sarmış. Dumanları gören komşular eve koşmuşlar. Ümmü'yü yarı baygın halde kurtarmışlar, yangını da bastırmışlar.

Ev kurtuldu. Fakat Ümmü geçirdiği korku nedeniyle konuşamaz oldu. Gösterildiği doktorlar Ümmü'yü ancak bir şokun konuşturabileceğini söylemişler. Annem Ümmü'yü sıkıntılı günlerinde yalnız bırakmadı. Sınıfa getiriyor, onunla yine ilgileniyordu.

Aradan iki ay geçti. Annem kalp çarpıntısı geçirerek derste rahatsızlandı. Rengi sararıyor, nefes almakta güçlük çekiyordu. Babam bir taksi getirdi, annemi bir battaniye içinde sarsmadan arabaya yerleştiriyorlardı ki; kekeleyen bir ses işitildi. "Öğretmenim ne olur iyi ol, seni çok seviyorum." Hepimizden önce annem tanıdı sesin sahibini. Ümmü'ydü bu.

Annem kapalı gözlerinin ardından sızan yaşlarla, "Ah ne güzel Tanrım. Ümmü de konuştu." dedi.

Ben de Başöğretmen Atatürk'ümün eğitim ordusunda öğretmen olacağım. Ben de bilgisizliğin karanlığına ışık tutacağım. Yurdumun çocuklarına bilgiden taç öreceğim. Öğrencilerimin gönüllerinde yaşayacağım.]]></content:encoded>
		    <image>https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/ogretmenler-gunu-9913.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/ogretmenler-gunu-9913.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/ogretmenler-gunu-9913-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/ogretmenler-gunu-9913.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.canim.net/ogretmenler-gunu/64/</link>
			<pubDate>Mon, 23 Aug 2021 21:16:19 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Nevruz Bayramı]]></title>
			<description><![CDATA[21 Mart Nevruz bayramı Nevruz bayramı, nevruz bayramı ne zaman, nevruz kutlamaları, nevruz bayramı ne zaman, nevruz bayramı tarihi, nevruz bayramı nedir.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[NEVRUZ BAYRAMI  
AVRASYA’NIN ORTAK BAYRAMI NEVRUZ
Tabiat ile iç içe, kucak kucağa yaşayan, toprağı "ana" olarak vasıflandıran Türk'ün düşünce sisteminde "baharın gelişi" elbette önemli bir yere sahip olacaktı.

Nevruz, Türk dünyasının kuzeyinden güneyine, batısından doğusuna kadar uzanan engin coğrafyada yaşayan toplulukların pek çoğu tarafından yaygın olarak kutlanan bahar bayramıdır. Bütün bayramların dinî ve millî bir inanıştan, o toplumu ilgilendiren ortak bir hatıradan, geleneklerden, duygulardan ve tabiatın insanlara tesir eden bir olayından doğduğuna inanılır.

Tabiat ile iç içe, kucak kucağa yaşayan, toprağı "ana" olarak vasıflandıran Türk'ün düşünce sisteminde "baharın gelişi" elbette önemli bir yere sahip olacaktı. Çünkü insan vücudu, baharda uyarıldığı kadar kışta uyarılmaz. İç karartıcı, yeknesak günlerin ardından doğan hareketli, pırıl pırıl güneşli, kuş ve hayvan sesleriyle kurulmuş ilâhî orkestranın musikisi insan hayatını canlandırır. Ayrıca ortaya çıkan rengârenk tablo kıştan bahara geçişi ne de güzel tasvir eder: "Bir yanda her tarafı kaplayan soluk, mat ve daha çok beyazın hakim olduğu renkler, diğer yanda yeşilin değişik tonları arasında baş veren bin bir renk cümbüşü... Birisi hareketsiz, şekilsiz; diğeri kıpır kıpır, şekil şekil, çiçek çiçek... Kış, sağır ve dilsiz; ilkyaz duygulu, coşkulu, kulaklara fısıldadığı nağmelerle cazibeli... Birinde tabiat hayat dolu, diğerinde donmuş, yeniden doğmak üzere uyuşmuş kalmış...

Genellikle Nevruz, yani Farsça "Yeni Gün" adını taşıyan bahar bayramı, insan ruhunun tabiattaki uyanışıyla birlikte kutladığı bir bayramdır. Böyle bir bayramın, yani mevsimlerin değişikliğinden doğan özel günlerin, başka başka adlar altında birçok milletin sosyal hayatında yer aldığı da bilinmektedir. Mesela, Hıristiyan âleminin dinî muhteva ile şekillendirerek ve Noel Baba sembolü ile karlar ülkesinden geyiklerin çektiği kızaklarla neşe ve ümitleri taşıdığı "Noel Bayramı" bunun farklı bir örneğini teşkil eder. Bu kutlamalarda yine bahara duyulan özlem "çam ağacı" motifi etrafında şekillendiriliyor. Aynı zamanda bir takvim değişikliğini de ifade eden bu kutlamalara baktığımızda Türk' ün kutladığı "bahar bayramı"nın da bir takvim değişikliğini yansıttığı görülüyor. Burada dikkati çeken husus "baharın başladığı zaman"dır. Türk, bu takvim değişikliğini "toprağın uyandığı gün" ile özdeşleştirmiştir. Kışın ortasında baharı kutlamaz. Türklerde bir tabiat, varoluş, diriliş bayramı niteliğinde olan Nevruz'un ruhî atmosferini ve eskiliğini anlayabilmek için kültürümüzün yıpranmış, tozlu ve pek okunmayan eski sayfalarına bir göz atmamız gerekiyor. Bu coşkuyu Türk kamları dualarında, niyazlarında şöyle ifade ediyorlar: 

"... Yüce Göktanrı'nın ilk defa gürlediği, yağız yer, altmış türlü çiçeklerle ilk defa bezendiği, altmış türlü hayvan sürülerinin ilk defa kişnediği ve melediği zaman sen (Türk'ün Atası) yaradıldın!" 

Bu sözler Türk'ün yaratılış felsefesinin, inancının, hayat tarzının ifadesidir. Bütün bayramların dinî ve millî bir inanıştan, o toplumu ilgilendiren ortak bir hatıradan, geleneklerden, duygulardan ve tabiattan doğduğundan bahsetmiştik. İşte millî bir bayram olan Nevruz da Müslüman olan ya da olmayan çeşitli Türk toplulukları arasında kamların dua ettikleri asırlar öncesinden günümüze kadar farklı farklı şekillerde, ama aynı ruhla hâlâ kutlanmakta. Bu bayram İslâmiyet'i kabul etmiş olan ilk Müslüman konargöçer Türk topluluklarında; sürgün avı, toy, şölen, yuğ vb. gibi İslâmiyet'le çatışmayan âdetlerden biri olarak devam edegelmiştir. Böylece bu ananeler günümüz Türk dünyasına ortak kültür mirası olarak intikal etmişlerdir. Gelenekler, tarihini kesinlikle tespit edemediğimiz dönemlerden kalmadır. Neden, niçin, nasıl gibi sorular sorulmadan atadan oğula kalmıştır. Gelenekler bu özelliğiyle millet bağını güçlendiren en önemli unsurlardan biridir. Baharın gelişinin kutlandığı bugün de böyle bir gelenektir.

Nevruz, çeşitli kültür çevrelerinde, farklı etnik gruplarda farklı bir muhtevaya ve anlama sahip olmuştur. Kültürler arasındaki iletişim sonucunda çeşitli kültürlere girmiş ve benimsenmiştir. Eldeki tarihi kaynaklardan hareketle en eski Türk adetlerinden, bayramlarından biri olduğu kesinleşmiştir. Yeni yılın başlangıcı, yenilik, coşku, canlanma gibi nitelikler hiç değişmeden günümüze kadar yaşadığı uçsuz bucaksız coğrafyalarda görülmektedir.

Çin kaynaklarından Kutadgu Bilig'e, Kaşgarlı Mahmud'dan Bîrûnî'ye, Nizâmü'ı Mülk'ün Siyasetname’sinden Melikşah'ın takvimine kadar, Akkoyunlu Uzun Hasan Bey'in kanunlarına kadar gelen bir çizgide Nevruz ile ilgili kayıtlar eldedir. Diğer taraftan Sivas hükümdarı Kadı Burhaneddin Ahmed, Safevi Türkmen Devletinin kurucusu Şah İsmail (Hataî), Osmanlılarda Sultan I. Ahmed ve Sultan Dördüncü Murad gibi hükümdarların, Mustafa Kemal Atatürk'ün; din adamlarımızdan Kazasker Bâki Efendi ve Şeyhülislam Yahya Efendilerin, şairlerimizden Kuloğlu, Pir Sultan Abdal, Kaygusuz Abdal, Şükrü Baba, Hüsnü Baba, Fuzulî, Nev'î Efendi, Nef'î, Nedim, Hüseyin Suad ve Namık Kemal gibi şairlerimizin Fatih devri vezirlerinden Ahmed Paşa'nın; büyük Azeri şairi Şehriyar'ın ve büyük Türkmen şairi Mahdumkulu'nun uzun bir tarih boyunca Nevruz bayramının gelişini "Nevruziye" veya "Bahariye" denilen şiirlerle kutladıklarını da biliyoruz.

Ayrıca Nevruz'un Türk musikisinin en eski mürekkep makamlarından biri olarak da kültürümüzde yedi yüzyıldan fazla bir maziye sahip olduğunu da biliyoruz. Bu makam ilk defa Urmiyeli Safıyûddîn Abdulmü'mîn Urmevî (1224–1294) tarafından kullanılmıştır. Bu şekilde elimizde yirminin üzerinde makam bulunmaktadır.

Nevruz geleneği ne Sünnilikle, ne Alevilikle, ne Bektaşilikle doğrudan doğuş bağlantısı olmayan, İslâmiyetten çok öncelere giden bir gelenektir. Yani bir dinin veya mezhebin bayramı değildir. Bu yüzden de herhangi bir şekilde bir mezhep adına, bir din adına, bir etnik menşe adına bağlı gösterilmesi, istismar edilmesi bir ayrılık unsuru olarak takdim edilmeye çalışılması yanlıştır. Tarihin ve kültürün bütün gerçeklerine aykırıdır.

1990 yılında bağımsızlıklarını ilan eden Türk Cumhuriyetleri'nde Kırgızistan, Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Azerbaycan ile Rusya Federasyonu bünyesindeki Tataristan 21 Mart Ergenekon/Nevruz Bayramı'nı "Milli Bayram" olarak ilan etmişlerdir. Bu günün coşkuyla kutlanmasına büyük önem vermektedirler. Türk kültüründen kaynaklanan Ergenekon/Nevruz bayramı, her yönüyle Türk gelenek ve görenekleriyle zenginleşmiş ananevi ve temeli beş bin yıllık Türk tarihine dayalı milli bir bayramdır. Türkiye'de de 1991 yılında Türk Dünyası ile birlikte ortak bir gün olarak resmi tatil olmaksızın bayram ilan edilmiştir.

Nevruz; Türk insanını birbirine kenetleyen, bağlayan, Ergenekon'dan demir dağları eriterek dirilen atalarının ruhlarıyla yanan bir ateştir. Bu ateş, hiç sönmeden binlerce yıl yandı ve gelecekte de kıvılcımlarından binlerce gönlü tutuşturarak "ortak kültür ocağı"nda binlerce ruhu ısıtacaktır. Avrasya’nın, Türk âleminin Nevruz toyu kutlu olsun, Nevruz gülleri geleceğe umutlar taşısın.]]></content:encoded>
		    <image>https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/nevruz-bayrami-3780.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/nevruz-bayrami-3780.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/nevruz-bayrami-3780-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/nevruz-bayrami-3780.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.canim.net/nevruz-bayrami/63/</link>
			<pubDate>Mon, 23 Aug 2021 21:11:16 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[NATO Günü]]></title>
			<description><![CDATA[4 Nisan NATO Günü önemi, nato kuruluş amacı, nato günü ne zaman, nato günü hakkında geniş bilgi, nato günü önemi.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[NATO
Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü anlamına gelen North Athlantic Traty Organization olarak yazılan İngilizce aslındaki sözcüklerin kısaltılmış şeklidir. Uluslararasında sık kullanılan bu kısaltılmış biçim artık bir kısaltma olmaktan çıkmış, kendine özgün anlamı olan bir sözcük gibi kullanılmaya başlanmıştır.

Uluslararası bir kuruluştur. Birleşmiş Milletler Örgütü'ne üye bazı uluslar 1949 yılında kendi aralarında yeni bir birleşme ve dayanışma örgütü kurdular. Bu örgütü Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, Fransa, İngiltere, İzlanda, Hollanda, Belçika, İtalya, Danimarka, Norveç ve Portekiz kurdu. Daha sonra NATO'ya 1952 yılında Türkiye, 1954 yılında Yunanistan, 1982 yılında da Batı Almanya ve ispanya katıldı. Bugün NATO'ya üye 16 ülke vardır.

Üye ülkeler tarafından savunma amacı ile kurulmuş olan bir örgüttür. Üye devletlerin birinin saldırıya uğraması durumunda öbürleri saldırgan ülkeye karşı işbirliği içinde savaşmayı kabul etmişlerdir. Üye devletler birbirlerini korur ve kollarlar. Bu amaçla işbirliği yaparlar. NATO'nun amacı; barış düzenini uluslararası güvenliği, sosyal gelişmeyi, üye ulusların özgürlüğünü korumak olarak özetlenebilir. NATO amacına ulaşmak için çalışmalarını belli bir düzen içinde yürütür.

NATO'nun çalışma organları ve görevleri şunlardır:

NATO Konseyi:  Üye ülkelerin sürekli temsilcilerinden ya da dışişleri bakanlarından oluşur. NATO Genel Sekreterinin başkanlık ettiği bu toplantılarda ekonomik, askeri, siyasal, kültürel konular görüşülür.

Sekreterya: Genel Sekreter ve yardımcılarından oluşur. Görevi NATO'nun günlük işlerini yürütmektir.

Askeri Komite: NATO'ya üye ülkelerin genel kurmay başkanlarından oluşur. Askeri Komite NATO Konseyine bağlıdır. Askeri bakımdan en yüksek kuruldur. Bu kurulda savunma sorunları görüşülür. Komite içinde Daimi Grup adı ile anılan üçlü bir grup vardır. Bu grup yürütme organı işlevini görür. Görevi NATO Komutanlarına gerektiğinde emir vermektir. 

NATO'nun dört büyük komutanlığı vardır. Bunlar:
Avrupa Yüksek Komutanlığı,
Atlantik Yüksek Komutanlığı,
Manş Komitesi Komutanlığı, 
Amerika, Kanada Bölgesi Komutanlığıdır.
Her yıl 4 Nisan, NATO Günü olarak üye ülkelerde kutlanır. NATO Gününde, NATO'nun kuruluşu, organları, amacı ve çalışmaları anlatılır.]]></content:encoded>
		    <image>https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/nato-gunu-4348.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/nato-gunu-4348.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/nato-gunu-4348-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/nato-gunu-4348.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.canim.net/nato-gunu/62/</link>
			<pubDate>Mon, 23 Aug 2021 21:07:30 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Müzeler Haftası]]></title>
			<description><![CDATA[18-24 Mayıs tarihleri arası Müzeler Haftası’dır. Müzeler Haftasında ülkemizin kültür varlıkları tanıtılır.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[18-24 Mayıs tarihleri arası Müzeler Haftası’dır. Müzeler Haftası'nda ülkemizin kültür varlıkları tanıtılır. Eski eserlerin korunması, gereği anlatılır. Müzelerimiz gezilerek milli kültür ve tarih bilgimiz zenginleştirilir. Hafta içinde açık oturumlar düzenlenir. Uzmanların konferans vermeleri sağlanır. Okullarda Tabiat Varlıkları ve Müzeler köşesi hazırlanır, bu köşede müzecilikle ilgili basında çıkan yazılar sergilenir.

Öğrencilerin müzecilikle ilgili yazıları burada değerlendirilir. Çevrede bulunan eski eser niteliğindeki belge ve kalıntılar bu köşede sergilenir.

Müze; sanat, bilim, tarih, kültürle ilgili eserlerin halka gösterilmek için toplanıp sergilendiği yerlerdir.

Eski eser; belge, anıt ve kalıntılardır. Eski eserler, bize, geçmiş yıllarda insanların düşünüş, inanç, yaşayış ve yetenekleri hakkında bilgi verirler. Geçmişi öğrenerek bugünü anlamamıza yardımcı olurlar.

Eski eserlerin derlenip toplanması önce İngiltere’de başlamıştır. imparatorluğun değişik yerlerinden toplanan belgeler, kalıntılar, heykeller başkente getirilerek bugünkü müzenin ilk biçimi oluşturulmuştur. Daha sonra Avrupa'nın öteki ülkelerinde de benzer çabaların gösterildiğini görüyoruz.

Müzeler başlangıçta halka açık değildi. Müzelerden devlet yöneticileri ile bilginler yararlanıyordu. 1850 yılından sonra müzelerdeki eski eserler sergilenerek halkın ilgisine ve bilgisine sunuldu.

Yurdumuzda müze çalışmaları 1846 yılında Ahmet Fethi Paşa tarafından başlatıldı. İlk müze İstanbul’da Aya İrini Kilisesi'nde kuruldu. Daha sonra Osman Hamdi Bey zamanında yurdun çeşitli bölgelerinde özellikle Nemrut Dağı'nda eski Sayda kentinde yapılan arkeolojik kazılardan çıkan eserler İstanbul’a getirildi. Bugünkü İstanbul Arkeoloji Müzesi kuruldu. Osman Hamdi Beyin ölümünden sonra bu göreve Halit Eldem atandı. Onun zamanında Türk İslam eserlerini içine alan «İslam Müzesi» kuruldu.

1924 yılında Topkapı Sarayı müze olarak hizmete açıldı. 1928 yılında Etnografya Müzesi tamamlanarak hizmete girdi. 1934 yılında Ayasofya müze olarak hizmete sunuldu. Bu arada Konya, Bursa, Manisa, İzmir, Kayseri, Afyon, Antalya, Edirne, Adana illerimizde müzeler açıldı. Açılan müzeler geliştirildi. Eski müzeler onarıldı.

Cumhuriyet döneminde bir yandan müzeler açılırken öte yandan da arkeolojik kazılar yapıldı. Roma Hamamı, Ahlatlıbel, Alacahöyük, Alişar, Boğazlıyan kazıları ilk milli arkeolojik kazılardır. Bu kazılardan çıkan eserler Ankara'da Anadolu Medeniyetleri Müzesi'ndedir.

Ülkemiz toprakları üstünde birçok uygarlıklar yaşanmıştır. Bu uygarlıkların kalıntıları, anıtları belgeleri müzelerimizde sergileniyor. Yurdumuzda bugün yüz yirmi yedi müzemiz vardır, bu müzelerde toplam iki milyonu aşan eski eser sergilenmektedir.

Yurdumuza gelen turistlerin büyük bir çoğunluğu bu müzelerimizi gezmektedir. Müzelerimizi zenginleştirmek için bulduğumuz eski eserleri müze yöneticilerine teslim etmeliyiz. Çevremizde izinsiz kazı yapılıyorsa durumu ilgili makamlara bildirmek bir yurttaşlık görevidir.

Yurdumuzun tarihi değerlerine eski eserleri koruyarak sahip çıkmalıyız. Bu onurlu bir yurttaşlık görevidir.

Müzelerimiz
Aşağıda okuyacağınız yazıda müzeciliğimizin dünü ve bugünü özet olarak değerlendiriliyor.

Yüzyıldan fazla bir geçmişi olan Türk müzeciliği ilk zamanlar yalnız İstanbul’da ve belirli bir kesime seslenirken sonradan yurt düzeyine yayıl­mıştır. Bugün çağdaş batılı müzelerle boy ölçüşecek düzeye erişmiştir. Uzun bir süre camilerde, medreselerde, yıkık binalarda çeşitli zorluklarla müzeciliğimizi sürdüren Anadolu'nun müzecilerine bugün çok şey borçlu olduğu-muzu belirtmeliyiz.

Eski ve yıpranmış müzelerimizin yerine kültür birikiminin zengin olduğu il ve ilçelerde yapılan yeni modern müzelerimiz o kadar çoğalmıştır ki ülkemizi ziyaret eden yabancı turistler bile bu gelişmeyi şaşkınlıkla karşılamaktadırlar. Bu çoğalma Türkiye'de turizmin gelişmesine bağlanabilir.. Ya da kalkınma harekelerinin normal sonucu olarak kabul edilebilir.

Devletin bunca katkı ve ilgisine rağmen halkımızın müzelere olan ilgisi üzülerek belirtelim ki aynı oranda olmamıştır. Özellikle büyük müzelerimizde yerli ziyaretçi sayısı yabancılardan çok az olmuştur. Bunun nedenleri arasında on beş, yirmi yıl öncesine kadar özellikle Anadolu müzelerinin elverişsiz yapılarda ve tamamen bir depo görünümünde olmaları ve bu duru­mun insan üzerinde yarattığı kötü iz olabilir. Durum şimdi öyle değildir.

Müzeler artık geçmişle aramızda kültür köprüsü kurulan eğitim yerleri olmuştur. Günümüzden yüzlerce yıl önce yaşamış insanların kültürleri, yaşa­yış biçimleri hakkında bilgi sahibi olmamızı sağlamaktadır. Müzeler yalnız geçmişteki kültür varlıklarının sergilendiği yer değil, aynı zamanda Etnografya, fen, doğa ve folklor müzelerinde yakın geçmişin sanat ve zeka ürünlerinin ortaya konduğu yerlerdir.

Müzelerimizin görevlerinden biri kültürel varlıkları korumak ise diğeri eğitimdir.

Polonya’daki bir müzenin önündeki şu yazı müzenin önemini çok güzel açıklıyor « Geçmiş, gelecek içindir »]]></content:encoded>
		    <image>https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/muzeler-haftasi-8771.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/muzeler-haftasi-8771.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/muzeler-haftasi-8771-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/muzeler-haftasi-8771.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.canim.net/muzeler-haftasi/61/</link>
			<pubDate>Mon, 23 Aug 2021 20:57:47 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Mevlana Haftası]]></title>
			<description><![CDATA[Mevlana haftası, Mevlana Celaleddin-i Rumi, mevlana haftası günü, Mevlana haftası, 7-17 Aralık Mevlana haftası hakkında bilgi.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Mevlana Celaleddin-i Rumi
İnsan düşüncesine yepyeni bir mesaj veren ve İslam düşünürlerinin fikir sistemlerini, inanç akidelerini ruh, akıl ve sevgi üçgeni içinde sunan, insanlığa ahlak, din, ilim ve akıl yolunda heyecan katarak yeni ufuklar açan Mevlana Celaleddin-i Rumi, müstesna yüce bir varlık, ilahi bir ışık, manevi bir güneş, Muhammed Ali'nin bendesidir.

Bugüne kadar gönüller tutuşturan ve bundan sonra da insanı etkilemeye devam edecek olan Veli, kutup, pir, insan-ı kâmil, büyük şair gibi sıfatlarla isimlendirilen bu büyük insan hepimize ışıktır.

Gönüller sultanı Hz. Mevlana aşkın kemalidir; ama yalnız aşkın mı? Hayır, O tüm güzelliklerin kemalidir, ilmin de hikmetin de, aklın da...

O'nun insan düşüncesine verdiği en büyük mesaj Aşk, Sevgi ve Birliktir.

O, bir veli hüviyetiyle gönüller coşturmuş, bir pir, bir mürşit olarak insan kalbini saflaştırmış, bir bilgi kaynağı olarak insan aklını nur ile yıkamış, akıl ve gönülleri kirden kurtarmış, gelmiş geçmiş tüm peygamberlerin temsilcisi olmuştur.
  
Onun içindir ki hangi âlim Mevlana'yı tanısa yücelmektedir. O'nun yoluna gönül koyan herkes kemale, sevgiye, insanlığa, bilgeliğe, hoşgörü ve yüksek ahlaka ulaşmaktadır.

O, hiç bir şeyi inkâr etmez ama her şeyi birler, bütünleştirir ve sevdirir. O, kimseyi ayrı görmez. Çünkü O, her şeyin Allah'ın zuhuru ve tecellisi olduğunu bilir ve bunu insan gönlüne ve insana hal olarak yansıtır.

Mevlana aziz ve yüce bir üstad'dır. Tek başına bir sistemdir, bir hayat ve bir düzendir. Ahlakı, ilmi, hikmeti, sevgisi, aklı, tavrı, idraki, davranışları ve he rşeyi ile yüceliği öğreten bir HAL ABİDESİ'dir. Peygamber-i zişan'ın gerçek temsilcisi, aşkın ve aklın en yüksek öğesi ve gerçeğidir.

"İnsan yaratılmışların en şereflisidir" düsturuyla her dilden, her dinden, her renkten insanı kucaklayan Hz. Mevlana sevginin, barışın, kardeşliğin, hoşgörünün sembolüdür.

HZ. MEVLANA'YA GÖRE İNSAN
Hz. Mevlana'da insan, ölümlü ile ölümsüzü, iyi ile kötüyü, ilahi ile beşeri benliğinde toplayan bir birleştiricidir. İnsan ölümsüzlüğün, ölümlü beden içinde tekamül seyrini yaşamak için bu alemdeki görünümüdür. İnsan varlık ağacının meyvesidir. Bir rubaisinde şöyle seslenir:

"Suret suretsizlikten meydana geldi. Varlık peteğini ören arıdır. Arıyı vücuda getiren, mum ve petek değildir. Arı biziz, şekil ve çokluk sadece bizim imal ettiğimiz mumdur. Şekil ve cisim bizden vücuda geldi. Biz onlardan değil; şarap bizden sarhoş oldu, biz şaraptan değil."

Hz. Mevlana varlığın özü, yani yaratıcı kudretle insanın özünü birleştirmiştir. İnsanın şeref ve yükümlülüğü, zevki ve çilesi işte bu birlikten kaynaklanmaktadır. Bu birlik insanı varlığın gayesi yapmıştır. Varlık, anlamını insanla kazanır. Yaratıcı eserini insanla seyreder, zira insan hakkın gözü ve aynasıdır.

Hz. Mevlana şöyle seslenir:
"Sen cihanın hazinesisin, cihan bir yarım arpaya değmez. Sen cihanın temelisin, cihan senin yüzünden taptazedir. Diyelim ki âlemi meşale ve ışık kaplamış; çakmaksız ve taşsız olduktan sonra o, iğreti bir rüzgârdan başka nedir?"

Yüce Hüdavendigar "Mümin müminin aynasıdır" hadisini açıklarken şöyle konuşur:

"Tanrı'nın adlarından biri de el-mümin'dir. İman eden kula da mümin denir. Mümin müminin aynasıdır demek, Tanrı onda, o aynada tecelli etti demektir." O halde Hakk'ı insanda görmek gerekir. Bunu yapmayan, görmesini bilmiyor demektir.

Yine Mevlana şöyle seslenir:
"Murat sensin. Neden oraya buraya koşuyorsun? O, sen demektir. Ama sen, sakın ben deme, hep sen diye söyle. Göz dürüst görürse, sen O olursun. O da sen olur."

"Ey Tanrı kitabının örneği insanoğlu! Ey şahlık güzelliğinin aynası mutlu varlık. Her şey sensin. Âlemde ne varsa senden dışarı değil. Sen ne ararsan kendinde ara, çünkü her varlık sende."

İnsanın bu şerefi bedava değildir. Bu şerefin beraberinde getirdiği sorumluluk ve ıstırap da büyüktür. İnsanın şerefi gibi, sorumluluğu ve ıstırabı da varlığın en büyük sorumluluk ve ıstırabıdır. Mevlana'nın kavgası eşyaya boyun eğen insanı, eşyayı boyun eğdiren bir yaratıcı benlik haline getirmek içindir.

İnsan, ne olduğunu anlamak için nereden geldiğini anlamak zorundadır. Mevlana'ya göre böyle bir anlayış Yaratıcı kudretten koptuğunun bilincinde olan insanın nasibidir.

"Tanrı, ululuk sırlarını insanda belirtmiştir. İnsanın önünde canla, gönülle, bedenle gerçekten bir secde ettin mi ne yana dönersen orası gönlüne Kabe olur."

Mevlana yine bir beytinde:
"Bedenin her zerresinden bir feryat duy, bir inilti işit; çünkü sen büyük bir şehirsin; belki de bir şehir değil, binlerce şehirsin sen. Her şey sensin; her şeyden öte ne varsa o da sensin; O da senden ibaret."

İnsan geçirdiği bu kadar maceraya rağmen kendi değerinin henüz farkında değildir. Kendisini kuşatan dünyanın nice tufanına tanık olmasına rağmen kendi içinde sakladığı tufanların henüz idrakine varamamıştır.

"Âdemoğlu dediğin, dünya sandığına konmuş bir aslandır. Sandık kapanmış, kilitlenmiştir. O da kendisini yorgun ve bitkin göstermektedir. Ama günün birinde bir coştu, bir kükredi de sandığı kırıp parçaladı mı nelere gücü yettiğini, ne işler edeceğini o vakit görürsün."

“İnsanların taş yüreklerinde öylesine bir ateş vardır ki perdeyi kökünden yakar. Perde yandı mı, insan Hızır hikâyelerini de tamamen anlar. O eski aşktan gönlün içinde yeniden şekiller meydana gelir.” Ve yine şöyle seslenir yüce Mevlana:

“Sen ya Tanrı nurusun ya da Tanrısın; onun mazharısın. Şu dönen göğü Tanrı'ya layık görme, yıldızlarla ayda irade, bir özgürlük var sanma. Güneşlerin güneşi sensin. Şu gök kubbede dönüp duran güneş başı bağlı bir topal eşek gibidir.”

Din, dil, ırk ayırmayan, her şeyi ve herkesi Tanrı’nın bir parçası olarak gören yüce Mevlana’nın kadını bu düşüncenin dışında tutmadığını anlatmaya herhalde gerek yoktur. Her zerrenin Tanrı’nın birer parçası olduğunu belirten bu büyük insanın cinsiyet ayrımı yapabileceğini düşünmek ancak cahilliktir. O’na göre Tanrı katında cinsiyet yoktur. Dolayısıyla maddi âlemde de cinsiyet ayrımının getirdiği davranış farklılıkları olmamalıdır.

Hz. Mevlana aşkla, müzikle, sema ve şiirle beslenip gelişen bu dinler üstü yolda kadına da büyük bir önem vermiş, her konuda olduğu gibi bu konuda da çağın ötesinde düşünmüş ve uygulamıştır. Kadını hayatın diğer parçaları gibi, belki de daha fazla önemsemiştir. Onları hayatın içine çekmeye çalışmış ve devrin şartlarına aldırmadan, hiç çekinmeden insanlığın kadınla birlikte var olduğu mesajını tüm âleme vermiştir.

Mesnevisinde,
“Kadın bir Nur’dur sevgili değil, kadın yaratıcıdır yaratılmış değil...” sözleriyle kadına bakışını çok net olarak tanımlayan Hz. Mevlana, onu “yaratan kudret” mertebesine çıkarmış ve yaratıcılığın simgesi olarak göstermiştir. O her şeyden önce, kadının kapanmasının ve örtülmesinin aleyhindeydi. “Fi-hi Mafih” adlı eserindeki bir fasılda, karısını örten kapatıp kimseye göstermeyen erkeği 'koltuğunun altına bir somun ekmeği saklamaya çalışan insan'a benzeterek kınamıştır. Gizlenmenin ve örtünmenin karşısındaki insanın daha çok merakını arttıracağını ve görme duygusunu kamçılayacağını belirten Mevlana bunun sadece kötülüğü arttıracağını ifade etmiştir.

Kadının veya erkeğin değil, insanın iyisi ve zararlısı olduğunu söyleyen Mevlana, bu görüşlerini hayatında da uygulamıştır. O’nun bir çok kadın müritleri vardı ve onların davetlerine hep uyar, aralarına katılır onlarla şiirler okur ve onlarla sema derdi. Hz. Mevlana’yı seven kadınlar onun başına güller serperdi.

Hz. Mevlana tek kadınla yaşamış, cariye ve köle kullanmamıştır. Oğlu Sultan Veled‘e yazdığı bir mektupta zevcesini hoş tutmasını, ona saygı göstermezse kendisini de incitmiş olacağını belirtmiştir.

Hz. Mevlana öyle bir potadır ki oraya atılan her madde, orada yeteneğine göre en uygun gelişimini bulmuştur. Oraya düşen her zerre güneşlere ışık salan bir hal almış, padişahlara buyruk yürütmüş, tahtsız taçsız gönüller hakanı sayılmış, ya da yokluğa karışmış, addan sandan geçmiş, insanlığa bir iksir olmuş, soluk alanların ciğerlerine işlemiş, yeni bir arayış gücü vermiştir.

En güzel görüş Mevlana’nın nazarıyla beslenmiş, gelişmiş, en tatlı ses Mevlana’nın konservatuarında ahenkleşmiş, beste olmuş, en gerçek bilgi Mevlana enstitüsünde metodlaşmış, şaheser vermiş, en insani duygu Mevlana hareminde olgunlaşmış, kudret haline gelmiştir. Mevlana, kendisine gönül verenleri hem kendi asıllarına kavuşturan, hem içinde bulunduğu çağa göre, topluma göre en yararlı olacak şekilde 
yetiştiren bir “İnsanlık üniversitesidir”]]></content:encoded>
		    <image>https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/mevlana-haftasi-6544.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/mevlana-haftasi-6544.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/mevlana-haftasi-6544-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/mevlana-haftasi-6544.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.canim.net/mevlana-haftasi/60/</link>
			<pubDate>Mon, 23 Aug 2021 20:43:17 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Dünya Meteoroloji Günü]]></title>
			<description><![CDATA[Ozon tabakası, hava kirliliği, dünya meteoroloji günü hakkında bilgi, dünya meteoroloji günü açıklaması, dünya meteoroloji günü önemi]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Dünya Meteoroloji Günü - 23 Mart Dünya meteoroloji günü hakkında bilgi
Atmosfer içinde oluşan sıcaklık değişmelerini, rüzgâr, yıldırım, yağmur, dolu, kar gibi olayları inceleyen fizik dalına ve hava olayları tahminleri yapan ’hava bilgisi’ne Meteoroloji denir.

Bu bilimle uğraşan uzmanlara da meteorolog denir. Atmosferde neler olup bittiğini meteoroloji uzmanları; uydulara takılan aletlerle ya da balonlar vasıtasıyla hava olaylarını incelerler, gözlemlerler ve verilerden sonuçlar çıkarırlar.

İnsanlar tarih boyunca gökyüzünde olan yağmur, kar, fırtına, şimşek gibi olaylara ilgi duymuşlardır.

Hem hava olaylarından yararlanmak, hem de korumak amacıyla çalışmalar yapmışlardır.

19. yüzyılda ilk olarak bilimsel çalışmalar yapılmıştır.

1873’ün Eylül ayında Viyana’da Uluslararası Meteoroloji Kongresi toplanmıştır. Bu kongrede Uluslararası Meteoroloji Komitesi oluşturulmuştur.

Birleşmiş Milletlerin bir uzmanlık kuruluşu olan Dünya Meteoroloji Teşkilatı (World Meteorological Organisation-WMO) ana sözleşmesi 23 Mart 1950 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Bu nedenle, her yılın 23 Mart günü "Dünya Meteoroloji Günü" olarak kutlanmaktadır. Aralarında Türkiye'nin de bulunduğu ve 186 ülkenin üye olduğu Dünya Meteoroloji Teşkilatı, her yıl güncel bir konu belirlemekte ve ülkelerin meteoroloji teşkilatlarınca bu konu çerçevesinde düzenlenen konferanslar; basın, radyo, televizyonlar tarafından sunulan konuyla ilgili haber, konuşma ve diğer etkinliklerle meteorolojinin halka daha iyi tanıtılması, halkın ve kurumların meteorolojik bilgi ve hizmetlerden daha fazla yararlanması, üniversiteler, kurum ve kuruluşlarla meteoroloji teşkilatı arasındaki işbirliğinin geliştirilmesi amaçlanmaktadır.

Yakın geçmişte dünya üzerinde yaşanılan büyük doğal felaketler ve iklim bilimcilerin gelecek 100 yıl boyunca iklimde belirgin değişikliklerin olacağı yönündeki tahminleri dikkate alındığında, iklim ve havanın sağlık, çevre ve sosyo-ekonomik gelişime etkisi üzerinde durulmasını zorunlu kılmaktadır.

Genel ifadeyle, hava günlük olarak yaşadığımız ve karşılaştığımız meteorolojik olaylardır. İklim ise, hava olaylarının ortalamasıdır ki ay, mevsim, yıl veya yıllar itibariyle değişebilirliğe sahiptir.

İnsanların, değişik çevre ve iklim koşullarına uyum sağlama kapasiteleri yüksek olmasına rağmen, meteorolojik koşulların kaydedilir ölçüde değişmesine karşı savunmasız kaldıkları da bilinen bir gerçektir. Nitekim insanlar hava olaylarının ya çok soğuk, ya çok sıcak veya çok nemli ya da çok kuru olduğunda farkına varırlar ve etkilenirler. Ekstrem değerler ve olaylar insan sağlığı çevre ve ekonomi için önemli etkilere sahiptir. Örneğin, aşırı sıcaklıklarda, güneş çarpması ya da donma gibi hadiselerle karşılaşmak mümkündür. İnsanın rahat edebileceği hava sıcaklığının artması, fizyolojik stres, kalp krizi, diğer hastalıklar ve hatta ölümlere yol açabilir. Ancak bu etki, bireyin fizyolojik yapısına, yaşına ve diğer nedenlere de bağlıdır.

Çevremizdeki hava, ev, büro, fabrika ve taşıtlar, petrol yanmaları vs. gibi kaynakların oluşturduğu zehirli gazlar, bitki polenleri, mantar sporları gibi partiküller ve diğer zararlı emisyonları içermekte ve insan sağlığı üzerinde olumsuz etkilere neden olmaktadır.

Tropikal fırtınalar, şiddetli seller, anormal yağışlar ve kuraklık gibi doğal felaketler de insan yaşamı ve sağlık üzerinde olumsuz etkilerde bulunmaktadır. Gelişmiş erken uyarı sistemleri, milyonlarca yaşamı bu tür felaketlerden önemli ölçüde korumaktadır.

Ozon tabakası; bilindiği üzere insanlar, diğer canlılar ve bitkiler için zararlı olan ultraviyole ışınlarına karşı dünyayı bir kalkan gibi korumaktadır. Ozon incelmesi ve sera gazı birikimi sağlık üzerinde olumsuz etkiler yaratacaktır. Bu nedenle, ozon incelmesine neden olan gazların kullanımında tüm dünya kısıtlamaya gitmiştir.

Yıllardır, ağır sanayileşme sonucu oluşan hava, su ve çevre kirliliği, ormanların tahribi ve diğer birçok olumsuz etki doğaya çok büyük zarar vermiştir.

Dünya ekonomisinin hava olayları ve iklime karşı duyarlılığının gün geçtikçe daha iyi anlaşılması, Meteoroloji bilimine olan ilgiyi ve beklentileri artırmıştır. Günümüzde, pek çok faaliyet her türlü risk ihtimali göz önünde bulundurularak yapılmasına rağmen, hemen hemen tüm insan faaliyetleri hava, iklim ve su şartlarından etkilenmektedir.

Bu durum, su, enerji ve diğer kaynakların kullanımı, sağlık, ulaşım, şehirleşme, gıda güvenliği, turizm ve boş zaman etkinliklerinin planlaması gibi bir çok alanda, meteorolojik hizmetlerin yeni ve daha sofistike türlerini gerektirir.

İklim değişikliği, ozon tabakasının incelmesi, nüfus artışı, çölleşme ve insan güvenliğini tehdit eden diğer olağanüstü olayları önceden tahmin etmek, önlemek ve etkilerini azaltmak için, Meteoroloji bilimine olan ihtiyaç artarak devam edecektir.

23 Mart Meteoroloji günü olarak 1961 yılından itibaren etkinliklerle kutlanmaya başlanmıştır.

Ülkemizde konuyla ilgili olarak Meteoroloji Genel Müdürlüğü, inceleme ve araştırma yapmaktadır.

Okullarda öğrencilerin dikkatini çekmek amacıyla, 23 Mart Meteoroloji Günü, bilimsel yöntemlerle değerlendirilmektedir.]]></content:encoded>
		    <image>https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/dunya-meteoroloji-gunu-3680.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/dunya-meteoroloji-gunu-3680.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/dunya-meteoroloji-gunu-3680-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/dunya-meteoroloji-gunu-3680.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.canim.net/dunya-meteoroloji-gunu/59/</link>
			<pubDate>Mon, 23 Aug 2021 20:37:22 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Milli Eğitim Bakanlığı Vakfı Kuruluş Günü]]></title>
			<description><![CDATA[19 Şubat Milli eğitim bakanlığı vakfı kuruluş günü hakkında bilgi]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[19 Şubat Milli Eğitim Bakanlığı Vakfı kuruluş günüdür. Her yıl bu gün okullarımızda, vakfın kuruluş amaçları anlatılır. Vakfın ülke, il, ilçe düzeyindeki çalışmaları sergilenir. Bu çalışmalardan örnekler sunulur.

Milli Eğitim Bakanlığı, anaokulundan üniversiteye kadar öğrenci ve yurttaşların her tür eğitimi ile görevlidir. Eğitim hizmetleri, diğer hizmetlere göre daha pahalı olduğundan bakanlık bütçesi bu konuda yetersiz kalmaktadır. Halkın ve öteki kuruluşların yardımlarını sağlamak amacı ile 19 Şubat 1981 tarihinde Milli Eğitim Bakanlığı Vakfı kurulmuştur.

Vakfın kurucuları gerçek kişilerle, Öğretmenler Bankası, İş Bankası, T.C.Ziraat Bankasıdır. Vakıf, kuruluşunu izleyen kısa sürede, il ve ilçe düzeyinde şubeler açmıştır. Eğitime katkıda bulunacak sosyal ve fiziki yapının geliştirilmesine yardımcı olur.

Milli Eğitim Bakanlığı Vakfı’nın amaçları şunlardır:

Milli eğitimi geliştirici çalışmalar yapmak.

Okulların araç, gereç, kitap gibi ihtiyaçlarının karşılanmasına katkıda bulunmak.

Her çeşit eğitim kurumunun açılmasına, yapılanmasına, onarımına yardımcı olmak.

Öğretmenlerin eğitim ve öğretim alanındaki etkinliklerini arttırıcı çalışmalarını ödüllendirmek.

Eğitimin geliştirilmesi amacı ile öğrenci ve öğretmenler arasında yarışmalar düzenlemektir.

Vakıf, amacına ulaşabilmek için gerekli olan geliri aşağıda sayılan kaynaklardan sağlar.

Yurttaşların arsa, bina, bağ, bahçe gibi taşınmaz bağışları,

Kamu ve özel kuruluşlar ile kişilerin yaptığı yardımlar,

Basılı eğitim araçları ve ders kitaplarından elde edilen gelirler.

Eğitim kuruluşları ve okullarımızda yapılan bağışlar.

Milli Eğitim Vakfı kuruluşundan bu yana halkımız ve çeşitli kamu ve özel kuruluşlarından büyük ilgi ve yardım görmüştür. Vakıf, sağladığı gelirleri Milli Eğitimin amaçları doğrultusunda düzenli olarak değerlendirmektedir.]]></content:encoded>
		    <image>https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/milli-egitim-bakanligi-vakfi-kurulus-gunu-780.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/milli-egitim-bakanligi-vakfi-kurulus-gunu-780.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/milli-egitim-bakanligi-vakfi-kurulus-gunu-780-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/milli-egitim-bakanligi-vakfi-kurulus-gunu-780.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.canim.net/milli-egitim-bakanligi-vakfi-kurulus-gunu/58/</link>
			<pubDate>Mon, 23 Aug 2021 20:32:13 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Dünya Madenciler Günü]]></title>
			<description><![CDATA[Dünya madenciler günü, madenciler, maden günü, dünya madenciler günü önemi, dünya madenciler günü hakkında bilgi, 4 aralık dünya madenciler günü.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Bilindiği üzere 4 Aralık tarihi tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de "Dünya Madenciler Günü" olarak kullanılmaktadır. Uzun bir süreden beri ülkemizin belli başlı metropollerinde ve çeşitli maden işletmelerinde, kutlanmaktadır.

4 Aralık tarihi, madenciliğin piri olarak kabul edilen Santa Barbara'ya adanmış olup, Roma İmparatorluğu zamanında babasının gazabından kaçarak, madencilerin çalışmakta olduğu bir mağaraya sığınan ve bu madenciler tarafından azize kabul edilen Santa Barbara'nın aynı zamanda İzmit'te yaşamış olması ve efsanenin geçtiği mekânların Anadolu olmasının da ayrı bir önemi vardır.

Madencilerin koruyucu azizesi olarak kabul edilen Santa Barbara'nın 4 Aralık tarihinde bu mağaraya yerleşmesi ve mağarada çalışmakta olan madencileri koruyor olması, önce Anadolu'da daha sonrada Avrupa ve tüm dünyada "Dünya Madenciler Günü" olarak kullanılmaktadır.

Bir hikaye
Yeşil gözlü genç kadın evinin mutfağıyla salondaki masamsı büyük sehpa arasında mekik dokuyor. Her seferinde elinde iki tabakla mutfaktan dönüyor. Siyah ve yeşil zeytin, beyazpeynir, kaşar peyniri, tereyağı, kendi yaptığı ev reçelleri, dilimlenmiş domates, salatalık, biber, haşlanmış yumurta ve taze ekmekle masayı donatıyor. Dokuz yaşındaki Melike Nur küçük adımlarıyla annesine yardım ediyor. Becerikli karısının hamaratlığını gururla izleyen Musa Aydın, çaydanlığın demliğini eline alıyor, ince belli bardakları yarısına kadar dolduruyor. Diğer yarısını da sıcak su ile takviye ederken “Hadi Meryem, sen de gel otur artık” diyerek kahvaltıya başlama vaktinin geldiğini bildiriyor.

Meryem, kendi yarattığı görkemli sofraya otururken kocasına sevgiyle gülümsüyor. Sonra domates tabağının üzerinde gezdirdiği tuzlukla birlikte Zonguldaklı kadınların ortak kadersizliğini masaya serpiyor:

“Madenci kızı oldum ama asla madenci karısı olmayacağım diyordum.”

Meryem, belki de büyük konuştuğu için bir madenciyi sevip, evlendiğini düşünüyor. Annesi ve ablalarıyla birlikte yaşadıklarını özetlerken, madenci elbisesi yıkamamaya ahdettiğini söylüyor. Madenci karısı–kızı olmanın çilesiniyse sona saklıyor: “Bir de ‘ocaktan bugün sağ çıkacak mı' korkusu... Babamda bunu yaşadım, kocamda yaşamak istemiyordum. Ama kader işte bir madenciyle evliyim, o korkuyu yine yaşıyorum!” Meryem'in korkusu, kocası Musa'yı on üç yıl önce lise öğrencisi olduğu sırada yakalıyor. 3 Mart 1992 günü, Zonguldak kömür havzasının iki yüz yıllık tarihindeki en büyük grizu patlaması Kozlu'daki Uzun Mehmet kuyusunda meydana geliyor. O sırada sokakta arkadaşlarıyla top oynayan Musa, koşarak ocağı tepeden gören arsaya geldiğinde babası Mehmet Aydın'ın çalıştığı kuyudan alevler çıkmakta olduğunu görüyor: “İnsan o ocaktan kimsenin sağ çıkamayacağını düşünüyor. Ama yine de bir umutla işletmenin kapısına yığılıyorsunuz.” 

Tıpkı Gülsün Kaplangil gibi… Patlama sesiyle birlikte Türkiye Taşkömürü Kurumu (TTK) Kozlu Müessese Müdürlüğü'nün kapısına yığılan kadınların en önünde o yer alıyor. Sonra farklı bir nedenle önlerinde olacağı kadınların arasında, “ölüm ocağı” kapısında umutla, “yaşıyor” haberi almak için bekliyor. 

Grizu patlamalarında ölen maden işçilerinin aileleriyle görüşüyoruz. Sabah kahvaltısını şehit madenci oğlu Musa Aydın'ın evinde yaptıktan sonra Gülsün Kaplangil'e gidiyoruz. Ortanca kızı Ceyhan'la birlikte yaşayan Gülsün, eşi Celal Kaplangil'in bakım atölyesinde çalıştığı için olağanüstü bir şey olmadan “aşağı” inmediğini söylüyor: “Kazanın olduğu gün ocağa inmesi gerekiyormuş. Birlikte kahvaltı ettik. Karşılıklı oturup birer sigara içtik. Akşam yedi buçuk, sekizde çıkacağını söyledi. Çıkarım dediği saatte grizu patladı!” 

Gülsün eşinin ölümünü ancak iki ay sonra kabul edebiliyor. O hale geliyor ki, psikiyatrına “Beni uyutun, uyandığımda her şey yeniden başlasın” diye yalvarıyor. Doktor ise “bunu ancak sen yapabilirsin” diyor. O da kendisine bir uğraş buluyor: Şehit Madenci Aileleri inisiyatifini kuruyor. 

Kendi kocasıyla birlikte ocakta yanarak kömür haline gelmiş kömürcü eşlerinin vicdanı oluyor. Bu türden facialarda acılar, olay anıyla sınırlı kalmıyor. Tersine artçı acılar yola çıkıyor.

Canim.net olarak tüm madencilerimizin bu kutsal günlerini kutlar, kazasız belasız çalışmalar dileriz.]]></content:encoded>
		    <image>https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/dunya-madenciler-gunu-467.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/dunya-madenciler-gunu-467.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/dunya-madenciler-gunu-467-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/dunya-madenciler-gunu-467.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.canim.net/dunya-madenciler-gunu/57/</link>
			<pubDate>Mon, 23 Aug 2021 20:30:32 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Kütüphane Haftası]]></title>
			<description><![CDATA[Kütüphane haftası günü, kütüphanecilik, kütüphane haftası önemi, kütüphane haftası hakkında geniş bilgi, kütüphane haftası amacı, kütüphane haftası kuruluşu.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Kitabın yararlarının anlaşılması ve sayılarının çoğalması sonucu kitaplıklar oluştu. Kitaplıkların gelişmesi ile kütüphaneler meydana geldi. Herkesin yararlanması okuması, başvurması için kurulan, içinde kitaplar bulunan binaya kütüphane denir.

Millî Eğitim Bakanlığı, Mart ayının son pazartesi günü başlayan hafta­nın Kütüphane Haftası olarak değerlendirilmesini kararlaştırmıştır. Hafta süresince kütüphanenin önemi anlatılır. Kütüphaneciliğin sorunları kamu oyuna duyurulur. Halk, kütüphanelerin gelişmesi için bilinçlendirilir. Okullarımızda kütüphanenin yararlarından söz edilir. Kütüphanelerde uyulması gerekli kurallar öğretilir.

Kütüphaneler eski çağlardan beri insanlığın hizmetindedir. Eldeki bilgilere göre ilk kütüphane, Asurlular zamanında kurulmuştur. Osmanlı imparatorluğu döneminde de kitaba ve kütüphaneye önem verilirdi. O dönemden zamanımıza kadar gelen büyük kütüphaneler vardır.

Yurdumuzun belli başlı büyük kütüphaneleri şunlardır : İstanbul’da Süleymaniye ve Beyazıt Devlet Kütüphaneleri. Ankara'da Millî Kütüphane, Millet Meclisi Kütüphanesi, Orta Doğu Teknik Üniversitesi Kütüphaneleridir.

Bunlardan Millî Kütüphane, 15 Nisan 1946 tarihinde kuruldu. Açılış tarihinde içinde iki kitap bulunan bu kütüphanemizde bugün 620 bin kitap vardır. Kütüphanelerimizdeki kitap sayısı yaklaşık 6 milyon kadardır.

Kütüphanelerde, kitapların korunması, kitapların sınıflandırılması ve okuyucuya kitap verilmesi için uzman memurlar bulunur. Bu memurlara kütüphaneci denir. Kütüphanecilik özel bir eğitimi ve öğretimi gerektiren bir meslektir. Bu amaçla üniversitelerimizde kütüphanecilik bölümleri açılmıştır. Bu bölümlerde öğrenimlerini tamamlayanlar kütüphanelerde görev yaparlar.

Yaşadığımız yüzyıl bilgi, ilerleme dönemidir. Kitaplar bilime giden yoldur. Çağımızın buluşlarını kitap, dergi gazete gibi yayın organlarından izleriz. Okuduğumuz kitaplar, dergiler, gazeteler bilgilerimizi artırır. Bizi dünyadaki gelişmelerden, değişmelerden haberdar eder. Kitaplar sevgili dostlarımızdır. Kitaplıklar, kütüphaneler kitapların bir arada bulunduğu yerlerdir.

Bulunduğumuz yerdeki kütüphanelerden yararlanalım. Kütüphanelerin zenginleşmesi için kitap armağan edelim. Kitapların korunduğu, yerleştirildiği kitaplığı, kütüphaneyi temiz tutalım. Okuma salonlarında kimseyi rahatsız etmeyelim. 

Kütüphanelerde Uyulması Gereken Kurallar
- Kütüphaneye ayakkabılar paspasa silinerek girilmelidir.
- Palto, pardösü, manto v. b. vestiyere bırakılmalıdır.
- Kimlik, ilgili memura istemeden teslim edilmelidir. 
- Kütüphaneden alınacak kitabın nasıl aranacağı bilinmiyorsa ilgili memurlardan - sorulmalıdır. Açıklamaları, dikkatle dinlemelidir.
- İstenen kitap için fış doldurulmalıdır.
- Yerimize oturup kitabın gelmesi beklenmelidir.
- Okuma salonunda kimse rahatsız edilmemelidir.
- Kitap sayfaları sessiz çevrilmelidir.
- Kütüphane salonunda sessiz yürünmelidir.
- Kitapların kapağı, sayfaları çizilmemeli, yırtılmamalıdır.
- Kütüphanenin okuma salonunda hiçbir şekilde sigara içilmemeli­dir, sakız çiğnenmemelidir.

OKUMA KİTAPLARIM
Bu yazıda ünlü ozanlarımızdan Z. Osman Saba kitapları hakkında duygu ve düşüncelerini anlatıyor.

Sevgili okuma kitaplarım. O kitaplar aylara bölünmüştü. Kış aylarına düşen parçalarda kış resimleri vardı. Sonra, o resimler gittikçe değişirdi. Dallar, yavaş yavaş tomurcuklanır, ağaçlar çiçek açardı. Paltolu çocuklar, paltolarını çıkarmaya başlardı. O resimler böylelikle, bizlere de tatilin yaklaşmakta olduğunu hatırlatırdı. 

Bazen kitapların son sayfasını açardım. Orada bir kelebek veya çiçekli dala konmuş bir kuş resmine dalar giderdim. Bu sayfalara ne zaman geleceğiz? Bu sayfaları okuyacağımız günlere ne zaman kavuşacağız, diye düşünür dururdum. Oysa daha okulda yılın yarısına bile ulaşmamıştık. Sınıfımızın camlarını sert yağmurlu kış rüzgarları sarsıyordu. Böyleyken ben kitaplardaki o resimlere baktıkça yaz tatilinin hayallerine kapılmaktan kendimi alamazdım.

Neler düşünürdüm neler.. Sınavların başlayacağı günleri düşlerdim. Okuma dersinden hiç korkulur mu? Güzel bir Mayıs günü, sınav odasına girecektim. Öğretmenim beni güler yüzle karşılayacaktı. Önüme çıkan parçayı okuyacaktım. Ben okurken dışardan kuşlar ötüşecek yeni yapraklanmış ağaçların sallandıkları görünecekti.

Bahar yemişlerini satan satıcıların sesleri, çağrışmaları duyulacaktı. Öğretmenlerim okuduğum parça ile ilgili sorular soracaklar, ben hemen cevapları verecektim. Sonra «yeter» diyecekler, sınav odasından uçar gibi çıkacaktım. Okuma kitaplarındaki son parçalara baktıkça bunları düşünürdüm.

Dost okuma kitaplarım. Onlarda neler yoktu? Kısa pantolonları diz kapakları örtecek şekilde biraz geçen saçları düzgünce taranmış güler yüzlü çocuk resimleri vardı. O kitaplarda temiz giyimli köylüler, babalar, analar vardı. Bu insanların güzel resimleriyle doluydu, okuma kitaplarım. Bu resimlerdeki insanlar güzel bir dünyanın insanlarıydı. Kötülük bilmezlerdi, iyilikten başka bir şey düşünmezlerdi.

« Bizim gibi olun, iyilikten başka bir şey düşünmeyin » derdi.

Bu unutamadığım eski okuma kitaplarından bugün bir tanesi bile yok. Onların şimdi hayalimdeki yapraklarım çevirirken yine de onları eskitmemek istiyorum. Onlardan ezberimde kalan parçaları yer yer okuyorum. Bu yüzden yangında yanmış kitaplar gibi sayfaların çoğu eksik.

Sevgili dost okuma kitaplarım, sizleri zamanla bu kadar özleyeceğimi hiç bilmezdim. Böyle olacağını bilseydim, birkaçınızı olsun öbür kitaplarımın yanında saklamaz olur muydum?

Ziya Osman SABA]]></content:encoded>
		    <image>https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/kutuphane-haftasi-2148.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/kutuphane-haftasi-2148.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/kutuphane-haftasi-2148-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/kutuphane-haftasi-2148.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.canim.net/kutuphane-haftasi/56/</link>
			<pubDate>Sat, 21 Aug 2021 13:22:04 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Mevlid-i Nebi Haftası]]></title>
			<description><![CDATA[Kutlu doğum haftası nedir, mevlid nedir, kutlu doğum haftası önemi, kutlu doğum haftası neden kuruldu, kutlu doğum haftası hakkında geniş bilgi, kutlu doğum haftası günü.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA["Kurban Bayramı", İslam dinindeki en önemli iki bayramdan biri. Diğeri Ramazan Bayramı'dır. Kurban Bayramı adını, Allah için koyun, keçi, deve, sığır cinsinden hayvanlardan birini kurban kesmekten alır.

Kurban, Hicri 2. yılda ibadet olarak meşru kılınmıştır. Kuran, Sünnet ve İcma delilleriyle sabittir. Zilhicce ayının 10. günü başlayan ve dört gün süren bir bayramla kutlanır. İlk üç güne nahr günleri denir ki, bu günlerde kurban kesilir. 1. gün faziletlidir, bayram namazından hemen sonra kesmek en faziletli usuldür. Kurbanın hükmü kan akıtmaktır, hayvan boğazlanmasa kurban kesilmiş olmaz.

Kurban, şahıs için sünneti ayndır, yani ev halkından biri keserse diğerlerinden borç düşer. Kurbana udhiyye denir. Kurban hür, mukim, müslim, zengine vaciptir. Zengin demek, temel ihtiyacı dışında en az 200 dirhem gümüşe sahip kişi demektir, yani güncel dille söylersek, asgari geçim ücreti dışında birkaç milyar veya buna mukabil mal demektir.

Kurban ancak koyun, keçi, deve, sığır cinsinden hayvanlardan olur. Koyun ve keçi 1 yaşında, deve 5 yaşında, sığır 2 yaşında olacaktır. Her kurban bir kişiliktir, ancak deve ve sığırı 7 kişi ortak kesebilir.

Kurbanlık hayvan şaşı, topal, uyuz, boynuzsuz, kulağı yarık, bir iki dişi eksik, taşaksız olabilir fakat kör, dişsiz, kulaksız, boynuzsuz, memesiz, hasta olursa kesilemez.

Kurbanlık hayvan genellikle arefe gününden alınır. Bayram namazından sonra hayvan kıbleye yatırılır. Bu sırada eziyet edilmez, çekilmez, sürüklenmez. Keskin bir bıçakla boğazlanır (zebh). Keserken Bismillahi Allahu Ekber, denilmezse, eti yenmez. Hayvanı sahibi keser veya bir vekile kestirir. Boğazlama demek, hayvanın nefes borusunu, yemek borusunu ve bunların iki yanındaki damarları kesmek demektir. Boğazlama bir hamlede yapılır, hayvana acı çektirilmez.

Kurbandan önce hayvanı kırkmak ve kestikten sonra etini, postunu satmak mekruhtur. Kesimden sonra etin üçte biri sadaka olarak dağıtılır, postu tuzlanarak kurslara, kurumlara verilir. Kesimden sonra ilk çıkanlardan ciğerden yemek menduptur.

Kurban kesim işlemi bittikten sonra bayramın ilk günü genellikle etlerin düzenlenmesi, dağıtılmasıyla geçer, mezarlığa gidilir, akşama doğru bayram ziyaretleri yapılır. Bayram süresince namazlarda tekbir getirilir.]]></content:encoded>
		    <image>https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/mevlid-i-nebi-haftasi-2362.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/mevlid-i-nebi-haftasi-2362.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/mevlid-i-nebi-haftasi-2362-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/mevlid-i-nebi-haftasi-2362.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.canim.net/mevlid-i-nebi-haftasi/55/</link>
			<pubDate>Sat, 21 Aug 2021 13:16:15 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Kurban Bayramı]]></title>
			<description><![CDATA[Kurban bayramı, kurban nasıl kesilir, kurban hayvanı nasıl olmalı, kurban bayramı nedir, kurbanlık nasıl seçilir nasıl olmalıdır, kurban kesim işlemleri.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA["Kurban Bayramı", İslam dinindeki en önemli iki bayramdan biri. Diğeri Ramazan Bayramı'dır. Kurban Bayramı adını, Allah için koyun, keçi, deve, sığır cinsinden hayvanlardan birini kurban kesmekten alır.

Kurban, Hicri 2. yılda ibadet olarak meşru kılınmıştır. Kuran, Sünnet ve İcma delilleriyle sabittir. Zilhicce ayının 10. günü başlayan ve dört gün süren bir bayramla kutlanır. İlk üç güne nahr günleri denir ki, bu günlerde kurban kesilir. 1. gün faziletlidir, bayram namazından hemen sonra kesmek en faziletli usuldür. Kurbanın hükmü kan akıtmaktır, hayvan boğazlanmasa kurban kesilmiş olmaz.

Kurban, şahıs için sünneti ayndır, yani ev halkından biri keserse diğerlerinden borç düşer. Kurbana udhiyye denir. Kurban hür, mukim, müslim, zengine vaciptir. Zengin demek, temel ihtiyacı dışında en az 200 dirhem gümüşe sahip kişi demektir, yani güncel dille söylersek, asgari geçim ücreti dışında birkaç milyar veya buna mukabil mal demektir.

Kurban ancak koyun, keçi, deve, sığır cinsinden hayvanlardan olur. Koyun ve keçi 1 yaşında, deve 5 yaşında, sığır 2 yaşında olacaktır. Her kurban bir kişiliktir, ancak deve ve sığırı 7 kişi ortak kesebilir.

Kurbanlık hayvan şaşı, topal, uyuz, boynuzsuz, kulağı yarık, bir iki dişi eksik, taşaksız olabilir fakat kör, dişsiz, kulaksız, boynuzsuz, memesiz, hasta olursa kesilemez.

Kurbanlık hayvan genellikle arefe gününden alınır. Bayram namazından sonra hayvan kıbleye yatırılır. Bu sırada eziyet edilmez, çekilmez, sürüklenmez. Keskin bir bıçakla boğazlanır (zebh). Keserken Bismillahi Allahu Ekber, denilmezse, eti yenmez. Hayvanı sahibi keser veya bir vekile kestirir. Boğazlama demek, hayvanın nefes borusunu, yemek borusunu ve bunların iki yanındaki damarları kesmek demektir. Boğazlama bir hamlede yapılır, hayvana acı çektirilmez.

Kurbandan önce hayvanı kırkmak ve kestikten sonra etini, postunu satmak mekruhtur. Kesimden sonra etin üçte biri sadaka olarak dağıtılır, postu tuzlanarak kurslara, kurumlara verilir. Kesimden sonra ilk çıkanlardan ciğerden yemek menduptur.

Kurban kesim işlemi bittikten sonra bayramın ilk günü genellikle etlerin düzenlenmesi, dağıtılmasıyla geçer, mezarlığa gidilir, akşama doğru bayram ziyaretleri yapılır. Bayram süresince namazlarda tekbir getirilir.]]></content:encoded>
		    <image>https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/kurban-bayrami-492.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/kurban-bayrami-492.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/kurban-bayrami-492-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/kurban-bayrami-492.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.canim.net/kurban-bayrami/54/</link>
			<pubDate>Sat, 21 Aug 2021 13:11:12 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Dünya Kooperatifçilik Günü]]></title>
			<description><![CDATA[Kooperatif çeşitleri, kooperatifte olması gereken özellikler, dünya kooperatifçileri, kooperatifçiler, kooperatif günleri, dünya kooperatifçilik günü önemi.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Kooperatifler, demokratik işletme kuruluşlarıdır. Kooperatiflerde temel amaç kâr değil, işbirliği ve dayanışmadır. Birbirlerine meslek, sanat, toplumsal çıkar bağları olan grupların kendi aralarında kurdukları kuruluşlardır. Amaç, verimli çalışmak, ortak ihtiyaçlarını karşılamak, emek ve ürünleri değerlendirmektir.

Kooperatif öyle denilebilir ki birlik ruhunun kalesidir. “Birlikten kuvvet doğar” sözü bunu en iyi şekilde açıklamaktadır. İnsanlar bireysel olarak yapamadıkları şeyleri, kooperatifler kurarak ortaklaşa başarabilirler. Bu güç; tek insanın yapamadığı ya da iyi yapamadığı çoğu işin üstesinden gelebilir.

Üreticiler, mal üretir. Ürünlerini değeri ile satabilmek, emeklerinin karşılığını alabilmek isterler. Bunu tek başlarına başaramazlar. Tüketiciler de ucuz ve kaliteli mal almak isterler. Kurulmuş bir birlikleri yoksa kalitesiz malları pahalıya almak zorunda kalırlar.

Arsa, ev almak isteyen dar gelirli bireyler de kooperatifler kurarak küçük tasarrufları ile mal sahibi olabilirler. Aynı amaç etrafında toplanan kişilerden oluşan kooperatif, kâr amacı gütmez. Üyelerine ya da yararlananlara ekonomik katkı sağlar.

Bir Kooperatifte Şu Özellikler Bulunmalıdır:
İşbirliği amacıyla kurulurlar.

Kooperatiflerin gelir ve giderleri arasında gelir farkı kalırsa ortaklara eşit olarak geri dağıtılır.

Sermayeleri ve ortak sayıları sınırlıdır. 

Mesleksel gelişme, ortak yaşama, birbirlerinin çıkarlarına saygı duyma, sorunları paylaşabilme gibi konularda eğitimi güçlendirir.

Sosyal bir oluşum olan kooperatifçilik 21 Aralık 1844 yılında İngiltere’de kurulmuştur. Bizde ilk kooperatif Mithat Paşa tarafından 1863 yılında “Memleket Sandığı” adı ile kurulmuştu. İyi sonuçları görülünce 1867 yılında yaygınlaştırılmasına karar verildi. Bu sandıklarda çiftçilerin ürettiği mallar satılır, elde edilen para o çiftçinin sermayesi olarak sandığa yatırılırdı. Sandıklar, halkın güvendiği dört vekil tarafından yönetilirdi. Bu vekiller görevlerini ücretsiz olarak yapardı.

Atatürk, ilk “Tarım Kredi Kooperatifini” Silifke ilçesine bağlı birkaç köyün de içinde bulunduğu “Tekirçiftliği” köyünde 30 Haziran 1936 yılında açtı. Kendisi de ilk ortak olarak katıldı. “İnsanlar kişisel olarak çalışırlarsa başarılı olamazlar” diyerek kooperatifleşmenin önemini vurgulamıştır.

KOOPERATİF ÇEŞİTLERİ
Üretim Kooperatifleri: Aynı ürünleri üretmek ya da ortakların ürettikleri hammaddeleri kullanmak, ürünlerini gerçek değerleri ile satmak amacı ile kurulurlar. Üç grupta toplanırlar.

- Tarım ürünleri kooperatifleri
- Sanayi ürünleri kooperatifleri
- Satın alma kooperatifleri

Tüketim Kooperatifleri: ortaklarının gereksinim duyduğu tüketim mallarını en iyi kalitede ve ucuz fiyata sağlamak amacıyla kurulurlar. Bu kooperatifler gereksinimleri olan malları doğrudan üreticiden almak, aracıyı ortadan kaldırmak isterler.

Kredi Kooperatifleri: Ortaklarına kredi vermek ya da kredi bulmak amacı ile kurulurlar. Üç grupta toplanır :

- Tarım Kredi Kooperatifleri
- Şehir Kredi Kooperatifleri
- Kefalet Kooperatifleri

Bunlardan başka karma kooperatifler de vardır. El sanatları üretim ve satış kooperatifi gibi.

Kişilerin, dolayısıyla ülkenin kalkınmasında büyük payı olan kooperatifçiliği tanıtmak, yararlarını anlatmak, bireyleri kooperatifçiliğe teşvik etmek amacı ile 21 Aralık günü “Dünya Kooperatifçilik Günü” olarak kabul edilmiştir.

Bu günde kooperatiflerin önemi anlatılır. Kişisel değil, toplumsal bir kuruluş olduğu vurgulanır. Çeşitli kooperatiflere geziler düzenlenir, çalışmaları hakkında bilgi alınır.

Dünya Kooperatifçilik Günü Sözleri
» Bir elin nesi var, iki elin sesi var.
» Birlikten kuvvet doğar.
» Baş başa vermeyince işler bitmez.
» Yalnız taş, duvar olmaz.
» Nerde birlik, orda dirlik.]]></content:encoded>
		    <image>https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/dunya-kooperatifcilik-gunu-1761.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/dunya-kooperatifcilik-gunu-1761.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/dunya-kooperatifcilik-gunu-1761-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/dunya-kooperatifcilik-gunu-1761.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.canim.net/dunya-kooperatifcilik-gunu/53/</link>
			<pubDate>Sat, 21 Aug 2021 13:00:39 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Kızılay Haftası]]></title>
			<description><![CDATA[Kızılay haftası, kızılay haftası günü, türkiye kızılay derneği, kızılay haftası hakkında bilgi, kızılay haftası önemi, yardım kuruluşu.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Her yıl 29 Ekim - 4 Kasım tarihleri arasında Kızılay Haftası'nı kutlarız. Kızılay bir yardım kurumudur. Yardım insancıl bir duygudur. İnsanları yücelten bir düşüncedir. Bu düşüncenin yaygınlaşması, dünyamızı güzelleştirir. Barış içinde bir arada yaşamamızı sağlar. İnsanlar arasında birlik ve beraberlik duygularını geliştirir.

Kızılay Haftası'nda, Kızılay Derneğinin kuruluş amacı ve çalışmaları konusunda okulda, sınıfta konuşmalar yapılır, bilgiler verilir. Radyo ve televizyonda Kızılay ile ilgili programlar yayınlanır.

Felakete uğrayanlara din, dil, soy ayrımı yapmadan yardım edilmesi gerektiği görüşünü ilk olarak İsviçre'li bir yazar savundu. Tek tek yapılan yardımın yeterli olmadığı görüşünde birleşen Avrupalı devlet adamları İsviçre'nin Cenevre kentinde toplandılar. 1859 yılında İlk Yardım Derneği'ni kurdular. Bağımsız, yansız uluslararası bir kuruluş olan bu dernek daha sonra Kızılhaç adını aldı. Kızılhaç Derneği'nin kuruluşundan kısa bir süre sonra ülkemizde 1868 yılında Yaralı Askerlere Yardım Derneği kuruldu. Dernek bir süre sonra Hilal-i Ahmer adını aldı. Hilal ay, ahmer kırmızı demektir. Cumhuriyet döneminde derneğin adı bu anlamı açıklayıcı biçimde değiştirildi. Türkiye Kızılay Derneği oldu.

Kızılay; savaş, deprem, sel baskını, yangın, salgın hastalık gibi felakete uğrayanlara yardım eder. Depremden, selden, yangından zarar görenlerin yardımına koşar. Felakete uğrayanların barınmaları için çadır, battaniye yiyecek, giyecek dağıtır. Yaralananların iyileşmeleri için geçici hastaneler kurar. Savaşta yaralanan askerlerin iyileşmeleri için çaba gösterir. Onlara her tür yardımda bulunur.

Kızılay salgın hastalık durumlarında hastalara yardım eder. Aşevleri açar, aşevlerinde yoksul, kimsesiz, düşkün yurttaşlara yiyecek ve içecek verir.

Yurt içinde ya da yurt dışında deprem, sel baskını, savaş olur olmaz Kızılay depolarını açar, felaket bölgesine çadır, battaniye, giyecek, yiyecek, kan ve ilaç gönderir. Bu yardımların dağıtımını sağlar. Kızılay ülke içinde ve ülke dışında yaptığı bu yardımları ; üyelerin ödentileri, yardımseverlerin bağışları ve öğrencilerin satın aldıkları Kızılay pullarından elde ettiği gelirlerle karşılar.

Kızılay, hiç bir ayrım gözetmeksizin doğal yıkımlara uğrayanlara, savaş yaralılarına, düşkünlere, salgın hastalıklara yakalananlara, din, dil, ulus ayrımı yapmadan yardım elini uzatır. Kızılay gerektiğinde aynı amaçlı Kızılhaç, Kızılaslan, Güneş gibi yardım kuruluşları ile işbirliği yapar. Kızılay gençlik kampları, aşevleri, hastaneler, dispanserler, kan merkezleri gibi sağlık ve yardım kuruluşlarını çalıştırır.

Türkiye Kızılay Derneği'nin beyaz zemin üstünde kırmızı aydan oluşan bir bayrağı vardır. Kızılay bayrağındaki beyaz renk yaralı askerlerin gömleklerini, kırmızı ay ise kan izlerini simgelemektedir. 

Kızılay bir yardım kuruluşudur. Savaşta ve barışta halkın karagün dostudur. Savaşta yaralananlara, ölenlerin ailelerine yardıma koşar. Yaraları sarar. Her türlü yardımı yapar. Barışta yangın, sel, deprem felaketlerine uğrayanlara sıcak yardım elini uzatır. Fakirlere, düşkünlere, kimsesizlere yardım eder. Onlara yiyecek, giyecek, içecek, yakacak, çadır ve para yardımı yapar.

Kızılay'ın, halka yaptığı yardımlar, yine halkın bu kuruluşa yaptığı yardımlardan, bağışlardan oluşur. Durumu iyi olan her vatandaş, Kızılay'a yardım etmeli, bağışta bulunmalıdır. Hepimiz Kızılay'a yardım edelim. Kızılay pulu alalım. Kurban Bayramında kestiğimiz kurban derisini bu kuruluşa bağışlayalım. Kızılay'a yaptığımız yardım fakire, fukaraya, felakete uğrayanlara yapılmış sayılır. Biz de bir gün felakete uğrarsak, Kızılay bizim de yardımımıza koşar.

29 Ekim - 4 Kasım tarihleri arası Kızılay Haftası olarak kutlanır. Okullarda, radyo ve televizyonlarda, gazete ve dergilerde Kızılay'ın faydaları, amaçları anlatılır. Kızılay'la ilgili sergiler açılır. Çalışmalar halka gösterilir.

Kızılay'ın merkezi Ankara'dadır. Türkiye'nin her il ve ilçesinde şubesi vardır. Okullarda Kızılay Kolu kurulur ve çalışır. Öğrencilerin üye olduğu bu kol, Kızılay'a pul satarak yardım toplar.

Kızılay'ın Görevleri ve Çalışmaları
Doğa olaylarında zarar görenlere çadır, battaniye, giysi ve yiyecek yardımları yapar. Bunun için önceden bu maddeleri depo eder.

Yoksul, kimsesiz ve düşkünler için aşevleri açar.

Sağlık merkezleri kurar. Kurduğu kan bankası ile halkın yaptığı kan bağışlarını kabul eder, gereksinme duyanlara bu kanları verir.

Hemşire yetiştirmek için okullar açar.

Savaşta geçici sağlık merkezleri kurar.

Gezici hastaneler kurar.

Kızılay'ın Gelir Kaynakları
Yardımsever yurttaşların bağışları,

Üyelerin ödentileri,

Kızılay pullarının satışından elde edilen gelirler,

Rozet dağıtımından sağlanan gelirler,

Devletin her yıl yaptığı yardımlar,

Gümrükte alıkonulan eşyaların satışından elde edilen gelirler,

Oyun kağıtlarının satışından elde edilen gelirler,

Kızılay aracılığı ile dışardan alınan ilaçların, röntgen filmlerinin satışından sağlanan gelirler,

Afyonkarahisar Maden Suyu'nun satışından sağlanan gelirler.

Deprem ve Kızılay
Depremin ne olduğunu biliyor musunuz ? Bilmiyorsanız sözlüğü açıp önce "D" harfini sonra deprem sözcüğünü bulur, karşısına yazılanları okursunuz.

Ayrıntılı bilgi edinmek istiyorsanız o zaman ansiklopediden deprem maddesini bulup okuyunuz. Ders kitaplarında da deprem ile ilgili geniş bilgiler vardır.

Sözlükler depremi ; yer kabuğunun derin katmanlarının kırılıp yer değiştirmesi ya da yanardağların püskürmesi yüzünden meydana gelen sarsıntıların yeryüzünden duyulması olayı olarak tanımlar.

Ben depremi kitaplardan, ansiklopedilerden önce, doğup büyüdüğüm Varto'da yaşayarak öğrendim.

Varto, Anadolumuzun doğusunda Muş ilinin küçük, şirin bir kasabasıdır. 1966 yılında sıcak bir ağustos günü arkadaşlarımla damlar üstünde oynuyordum. Büyükler tarlada, bahçede çalışıyorlardı. Kuşlar, meyve yüklü ağaç dallarında ötüşüyor, koyunlar, inekler düzlüklerde otluyordu. Her şey yerli yerinde ve çok güzeldi.

Nasıl oldu bilmiyorum. Birdenbire yer sarsılmaya başladı. Önce toprak çatladı. Sonra yarıldı. Evlerin çatıları çöktü. Ağaçlar birbirine yaklaşıp uzaklaşmaya başladı. Ortalığı toz duman kapladı. İnsanlar, hayvanlar ayakta duramıyor, yarılan toprak adeta onları yutuyordu. Toprak altında kalan, yıkılan evlerin duvarları arasına sıkışan insanların iniltileri geliyordu. Bütün canlılardan gelen çığlıklar yürekler acısıydı. Ben, artık bir taş yığını olmuş evimizin az ötesinde toprağa kapanmış acıyla, korkuyla, çevreme bakıyordum. Hiç unutamıyorum. Yirmi metre ötede bir adam çocuğunu kurtarmak için çırpınırken duvar altında kalarak öldü.

Bir anda Varto yerle bir oldu. Harabeye döndü. İnsanlar sevdiklerini yitirdiler, aç ve açıkta kaldılar. Az önce gülen, konuşan insanlar öldü. Depremden hemen sonra Türkiye radyoları yayınlarını kesti. Varto depremini bütün yurda duyurdu. İlk belirlemelere göre ölü sayısının yaklaşık üç bin olduğu bildirildi.

Çok geçmeden uzaktan ardı ardına kamyonlar görünmeye başladı. Taşıt araçlarında, beyaz üstünde kırmızı ay olan bayraklar vardı. Kızılay yardımı deprem bölgesine ulaşmıştı. Kızılay deprem bölgesine çadırlar, hastaneler kurdu. Yaralılar hastaneye yatırıldı. Doktorlar, hemşireler hastaların iyileşmesi için ellerinden geleni yapmaya başladılar. Açıkta kalan insanların barınmaları için çadırlar kuruldu. Battaniyeler dağıtıldı. Kurulan aş ocağından yemek verilmeye başlandı. Düzenli olarak yiyecek, giyecek dağıtımı yapılıyordu. Aç ve açıkta kalan bütün yurttaşların gereksinmeleri karşılandı. Yaralar sarıldı. İlaçlar verildi. Acılar bir ölçüde azaltıldı.

Depremden bu yana yıllar geçti..

Ne depremi, ne deprem bölgesinde Kızılay'ın çalışmalarını, ne de yardımlarını unutabildim.

Çiğdem ARDA]]></content:encoded>
		    <image>https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/kizilay-haftasi-7965.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/kizilay-haftasi-7965.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/kizilay-haftasi-7965-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/kizilay-haftasi-7965.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.canim.net/kizilay-haftasi/52/</link>
			<pubDate>Sat, 21 Aug 2021 12:07:58 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Ulusal Kanser Haftası]]></title>
			<description><![CDATA[Kanser haftası, kanser hakkında bilgi, kanserin ön belirtileri, kanser çeşitleri, kanser tedavisi, kanserler, kanser bilgileri.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Kanser bir hücre hastalığıdır. Hücre, canlıların yapı taşıdır. Yapıları ve işlevleri birbirine benzeyen hücreler bir araya gelerek dokuları, dokular birleşerek organları ve sistemleri oluştururlar.

Hücrenin ana özelliği bölünüp çoğalmasıdır. Bölünüp çoğalan hücreler vücuttan atılır.

Kanser, hücrenin olağandışı bölünüp çoğalmasıdır. Kanserli hastalarda hücre, canlının zararına çoğalır. Organların işlevlerini yapmalarını engeller.

Halk sağlığı yönünden kanserin önemi; hastalığın öldürücü olması ve sık görülmesidir. Bu açıdan bakıldığında kanser hastalığı dünyanın en önemli sağlık sorunudur.

Kanserle savaşabilmek, zararlarını azaltabilmek için halka hastalığın önemini ve kanserle savaş yollarını anlatmak gerekir.

Tıp biliminin gelişmesi, insanların eskiye göre daha bilinçli yardım istemeleri, pek çok insanı kanserden kurtarıyor. Gün geçtikçe, kanserden kurtulanların oranı daha da artacaktır.

Kanser konusunda hastaya yardımcı olmak, hastalıkla ilgili araştırmaları desteklemek, doktorların eğitimine yardımcı olmak için 1947 yılında Ankara'da Kanser Araştırma ve Savaş Kurumu adı ile bir dernek kuruldu. Dernek kuruluşundan bu yana yurttaşları kanserin erken tanımı ve iyileştirme konularında uyarıyor. Kanser hakkında bilgili olmamız için çalışmalar yapıyor. Bu kuruluş 1952 yılından beri Türk Kanser Haberleri adlı bir dergi çıkarmakta, isteyenlere dergiyi parasız göndermektedir.

1956 yılında Kanser Araştırma ve Savaş Kurumu'nun önerisi ile Nisan ayının ilk haftası ülkemizde Kanser Savaş Haftası olarak kabul edildi. Türk Kanser Araştırma ve Savaş Kurumu'nun çabaları ile yurdumuzda ilk kanser hastanesi, 1956 yılında Ankara'da açıldı.

Kanser hastalığının gerçek nedeni tam olarak bilinmiyor. Ancak çok alkol ve sigara içenlerde, boya işlerinde çalışanlarda, kimyasal maddelerle uğraşanlarda, güneş ve röntgen ışınları altında uzun süre kalanlarda hastalık daha çok görülmektedir.

Kanser Hastalığının Ön Belirtileri
Vücudun herhangi bir yerinde nedeni bilinmeyen şişkinlikler, sertlikler,
iyileşmeyen yaralar,
Vücudun çeşitli yerlerindeki benlerde ve siğillerde, renk ve büyüklük değişmeleri,
Durdurulamayan kanamalar, 
Ses kısıklığı
Geçmeyen öksürük
Nedeni anlaşılamayan ateş ye zayıflama, 
Büyük aptes alışkanlıklarındaki değişiklikler.
Bir hastalıktan korunmak için o hastalığın nedenlerinin bilinmesi önemlidir. Bugün kanserin nedeni tam olarak bilinmemektedir. Kansere karşı alınacak önlemlerde, yapılacak savaşta temel ilke; kanser etkenlerinden kaçınmak ve hastalığın erken tanımıdır.

Kanser konusunda sık sık uluslararası konferanslar, seminerler, kong­reler düzenlenir. Bu toplantılarda kanserin nedenleri, kanserden korunma yöntemleri, hastalığın erken tanımı ve iyileştirme yolları tartışılır. Yeni bulgular, yeni ilaçlar tanıtılır. Ülkemizde de son yıllarda bu tür çalışmalara ağırlık verilmiştir. Doktorlarımızın kanser konusundaki araştırmaları, ulusla­rarası toplantılarda ilgiyle izlenmektedir.

Tıp biliminin gelişmesi, insanların eskiye göre daha bilinçli yardım istemeleri, pek çok insanı kanserden kurtarıyor. Gün geçtikçe kanserden kurtulanların oranı daha da artacaktır. 

Kanser hemen her organda görülmektedir. Ancak bazı organlarda daha çok dikkati çekmektedir.

Akciğer Kanseri: Ölüm oranı en fazla olan kanserdir. Sigara içenlerde daha sık görülür.

Sindirim Sistemi Kanseri: Mide ve Kalın bağırsak kanseri önemli organ kanserleridir.

Meme Kanseri: Elle tanımı yapılabildiğinden tedavi ve iyileşme oranı en çok olan kanser türüdür.

Kanser Savaş Haftası boyunca sergiler açılır. Hastalığın halka tanıtılmasına çalışılır. Gazetelerde, dergilerde, radyo ve televizyonda hastalıktan korunma yolları anlatılır. Yapılan araştırmalar yeni buluşlar, yeni ilaçlar açıklanır. Halk bu konuda aydınlatılır.

Bu hafta öğrendiklerimizi yaşamımız süresince unutmayalım. Bu konuda çevremizdeki insanları uyaralım. Kanserle ilgili en küçük kuşkuya düşüldüğünde hemen doktora başvurmak gerektiğini anlatalım. Unutmayalım; kanserin erken belirlenmesi, iyileşmesini çok kolaylaştırır.]]></content:encoded>
		    <image>https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/ulusal-kanser-haftasi-4555.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/ulusal-kanser-haftasi-4555.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/ulusal-kanser-haftasi-4555-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/ulusal-kanser-haftasi-4555.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.canim.net/ulusal-kanser-haftasi/51/</link>
			<pubDate>Sat, 21 Aug 2021 12:02:38 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Dünya Kadınlar Günü]]></title>
			<description><![CDATA[Dünya kadınlar günü, 8 Mart dünya kadınlar günü ne zaman, dünya kadınlar günü önemi, kadınlar günü, özel kadınlar günü.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[8 Mart günü Dünya Kadınlar Günü olarak kutlanır. Bu gün kadınlar tarafından ve / ya da kadınlar için konferans, gösteri ve eğlence gibi çeşitli etkinlikler düzenlenir. Kadınlar arası dayanışma ve kadınların toplumdan beklentileri vurgulanır.

Kadınlara özgü bir günün var olması düşüncesi ilk kez, 26-27 Ağustos 1910’da Kopenhag’da düzenlenen Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansında ortaya atıldı ve kabul edildi. Bir çok ülkede her yıl kutlanmaya başladı. İsveç’te ise 1912 yılından itibaren kutlanmaya başladı.

Ancak ilk yıllarda belli bir tarih saptanmamıştı ve değişen tarihlerde ama her zaman ilkbaharda kutlanıyordu. Tarihin 8 Mart olarak saptanışı 1921’de Moskova’da gerçekleştirilen 3. Uluslararası Kadınlar Konferansı tarafından olmuştur.

İki dünya savaşı yılları arasında bazı ülkelerde kutlanması yasaklanan Kadınlar Günü, 1960’lı yılların sonunda Amerika Birleşik Devletleri’nde de kutlanılmaya başlamasıyla daha güçlü bir şekilde gündeme geldi. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 1977 yılında 8 Mart’ın Dünya Kadınlar Günü olarak kutlanmasını kabul etti.

Kaynak: NATIONALENCYKLOPEDIN

Kadınlar günü : İLGİNÇ BİLGİLER

Birleşmiş Milletler tarafından yapılan bir araştırmaya göre;
1. Dünyadaki işlerin %66’sı kadınlar tarafından görülüyor. 
2. Buna karşın kadınlar dünyadaki toplam gelirin ancak %10’una sahipler.
3. Dünya’daki mal varlığının ise % 1’ine sahipler.
4. Başka bir değişle dünyadaki işlerin % 34’ü erkekler tarafından görülüyor ama erkekler dünyadaki toplam gelirin % 90’ına ve toplam mal varlığının % 99’una sahipler.

Türkiye’den Rakamlar ( Milliyet, 8 Mart 2001)
1. Şehirlerde evli kadınların % 18’i, köylerde de % 76’sı eşleri tarafından dövülüyor.
2. Kadınların % 57,7’si evliliklerinin ilk gününde şiddetle karşılaşıyor.
3. Aile içi suçların % 90’ını kadına karşı işlenen suçlar oluşturuyor.

DÜNDEN BUGÜNE "KADINLAR GÜNÜ"
Dünya Kadınlar Günü ilk kez 1800'lü yıllarda bir tekstil fabrikasında daha iyi çalışma koşulları için greve giden kadın işçilerin fabrikaya kilitlenmesi, arkasından da çıkan yangında fabrika önünde kurulan barikatlardan kaçamayarak ölmeleriyle gündeme geldi Kadınlar tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de 8 Mart'ta eşitlik isteklerini daha yüksek sesle dile getiriyorlar.

8 Mart'ın Dünya Kadınlar Günü olarak kutlanması, uluslararası düzeyde kabul gören bir hal alması 1970'lere rastlasa da, bu tarihe kaynaklık eden olay ve dünya kadınlarının ortak bir gün kutlama isteğinin gündeme gelişi 1800'lerin ortasını bulur. ABD'nin New York kentindeki Cotton tekstil fabrikasında çalışan işçi kadınlar, 1800'lü yılların ortalarından beri daha iyi çalışma koşulları, emeklerinin karşılığında hak ettikleri ücret ve daha iyi yaşam için mücadele vermektedir. Ama bunca yıllık mücadeleye karşın elde edebildikleri pek bir hak yoktur. En sonunda, 8 Mart 1908 günü, haklarını alabilmek için son çare olarak greve giderler. Ancak patronlar bu greve zalim bir şekilde müdahale ederler. Greve giden kadınlar fabrika binasına kilitlenirler. Patronlar bu yolla grevin başka fabrikalara sıçramasını engellemek isterler. Ancak beklenmedik bir şey olur ve fabrika yanmaya başlar. Ne yazık ki yangından fabrikada bulunan kadın işçilerden çok azı kaçarak kurtulmayı başarır Yanan fabrikadan kaçmayı ve fabrikanın çevresine kurulmuş olan barikatları aşmayı başaramayan 129 kadın işçi yanarak ölür.

Aynı yıl diğer endüstri kollarındaki kadınlar da mücadeleye devam ederler. Kadınların yürüttükleri mücadelenin temelinde seçme ve seçilme hakkı, günlük çalışma saatlerinin, koşullarının ve ücretlendirmenin yeniden düzenlenmesi gibi konular bulunmaktadır. Dünya Kadınlar Gününde bugün de ilk başlarda yapıldığı gibi eşitlik için, bağımsızlık için, politik haksızlıkların ortadan kalkması için, daha iyi yaşama ve çalışma koşulları elde edebilmek için çalışılıyor.

TÜRKİYE'DE 8 MART KADINLAR GÜNÜ
İlk kez 1921 yılında "Emekçi Kadınlar Günü" olarak kutlanmaya başlayan 8 Mart, 1975 yılında daha yaygın olarak kutlandı ve sokağa taşındı.

"Birleşmiş Milletler Kadınlar On Yılı" programında Türkiye de etkilenmiş, 1975 yılında "Türkiye 1975 Kadın Yılı" kongresi yapılmıştır. 1980 askeri darbesinden sonra dört yıl anılmadı 8 Mart. 1984'ten itibaren her yıl çeşitli kadın örgütleri tarafından Dünya Kadınlar Günü kutlanmaya başlandı.

Kadınlar 80'li yıllarda 8 Mart'ı izinli yürüyüş ve şenliklerle kutlayamamışlarsa da, küçük gruplar mütevazi kutlamalarını sürdürdüler. 90'lı yıllarda kadın kuruluşlarının sayı ve çeşitliliğinin artması ile beraber 8 Mart daha geniş bir katılımla kutlanılır oldu.]]></content:encoded>
		    <image>https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/dunya-kadinlar-gunu-6676.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/dunya-kadinlar-gunu-6676.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/dunya-kadinlar-gunu-6676-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/dunya-kadinlar-gunu-6676.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.canim.net/dunya-kadinlar-gunu/50/</link>
			<pubDate>Sat, 21 Aug 2021 11:55:26 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[İstanbul'un Fethi]]></title>
			<description><![CDATA[29 Mayıs 1453 istanbulun fethi bilgisi, istanbul nasıl feth edildi, istanbulun fethi, istanbulum fethi ne zaman, istanbulun fethi fatihi, fatih sultan mehmet.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[İstanbul, Asya ile Avrupa kıtaları arasında yer alan doğal güzellikleriyle ünlü bir kenttir. Tarihi M.Ö. yedinci yüzyıla kadar uzanır. Şehir, M.Ö. 657 yılında Megaralılar tarafından kurulmuştur. Devletin Byzas adlı komutanının adından dolayı şehre, Byzantion adı verilmişi. M.Ö. altıncı yüzyılda Perelerin eline geçen Byzantion için, Atinalılar ve Ispartalılar da savaşmış. M.Ö. dördüncü yüzyılda İskender tarafından fethedilen şehir M.Ö. üçüncü yüzyılda Roma İmparatorluğu tarafından alınmış. M.Ö. 330 yılında İmparatorluğun başkenti olan Byzantion’a, bu kez de Konstantinapolis adı verilir. M.Ö. 395 yılında Roma İmparatorluğu ikiye ayrılınca Konstantinapolis, Doğu Roma İmparatorluğu’nun başkenti olur.

Stratejik önemi ve tabi güzellikleriyle herkesin dikkatini çeken şehir, Gotlar, Ostrogotlar ve Bulgarlar tarafından defalarca kuşatıldı, fakat alınamadı. Bu yoğun saldırılar üzerine, İmparator Anastasiyanus, Silivri’den başlayarak Karadeniz’e kadar uzayan surları yaptırdı. Buna karşın saldırılar devam etti. M.S. 7. ve 8. yüzyıllarda Araplar tarafından da kuşatıldı. Fakat bu kuşatmalar da sonuçsuz kaldı.

1203 yılında Haçlı orduları tarafından zapt edilerek 1261 yılına kadar Haçlıların elinde kaldı. Bu tarihten sonra tekrar Bizanslıların eline geçti.

1299 yılında kurulan Osmanlı Devleti, yavaş yavaş büyüyerek gelişti. Anadolu ve Rumeli’de genişlemeye devam etti. Anadolu ve Rumeli’deki topraklarımızın arasında kalan Bizans, mutlaka alınmalıydı. Bu amaçla şehir, Osmanlılar tarafından birkaç defa kuşatıldı. Ama alınamadı.

1453 yılında, Padişah II. Mehmet, hocası Akşemsettin’in de teşvikiyle İstanbul’a yeni bir saldırı düzenlemeye karar verdi. Önce, Yıldırım Beyazıt tarafından yaptırılan Anadolu Hisan’nın karşısına Rumelihisan’nı yaptırdı. Edirne’de döktürdüğü balyemez adı verilen büyük toplarla savaşa hazırlandı.6 Nisan 1453 günü, Osmanlı ordusu Bizans surları önüne geldi. Bizans İmparatoru Konstantin, Haliç’i zincirle kapatarak Osmanlı Ordusu’nun şehre denizden girmesini önledi. 11 Nisan günü kuşatma tamamlandı ve top ateşi başladı. Yirmi gün süren top ateşinden kesin bir sonuç alınamadı. Şehrin denizden de kuşatılması gerektiğini düşünen II. Mehmet, bir gece yetmiş parça gemiyi karadan yürüterek Haliç’e indirdi.

Bizanslılar, sabahleyin Osmanlı Donanması’nı Haliç’te görünce büyük bir korkuya ve paniğe kapıldılar. Haliç’ten ve karadan yapılan top atışlarıyla surlarda gedikler açıldı. Bunun üzerine, 29 Mayıs günü bir genel saldırı düzenlenmesine karar verildi. Hocası Akşemsettin II. Mehmet’e cesaret veriyor; Hz. Peygamberin, "Konstantin elbet fethedilecektir. Onu fetheden komutan ne iyi komutan ve onun askerleri ne güzel askerlerdir" sözüyle müjdelenen komutanın kendisi olduğunu söylüyordu. Bu inançla 29 Mayıs günü son taarruz başladı. Çok kanlı ve zorlu bir savaştan sonra birçok şehit verildi. Bu şehitler arasında, Bizans surlarına Türk bayrağını diken Ulubatlı Hasan da vardı. Nihayet, Mayıs 1453 Salı günü, İstanbul fethedildi.

İstanbul’un fethi, hem Türk tarihi için hem de dünya tarihi için önemli bir olaydır. Türk tarihi için önemi İstanbul’un fethiyle, Osmanlıların, Balkanlardaki ilerlemelerine engel olacak hiçbir gücün kalmamasıdır.

Avrupa’da ilerleyişini sürdüren Osmanlı Devleti, büyük bir imparatorluk haline gelmiştir. Dünya tarihi bakımından ise, İstanbul’un fethi, Orta Çağ’ın kapanıp Yeni Çağ’ın açılmasına sebep olmasındandır.

İstanbul, 29 Mayıs 1453 tarihinden 23 Nisan 1920 tarihine kadar Osmanlı Devleti ’nin başkenti olmuştur. Bu nedenle Türk ve Dünya tarihini etkileyen bu önemli fethi, her yılın 29 Mayıs günü, aynı coşku ve sevinçle kutluyoruz.

İstanbul'un Fethi Sözler
İstanbul muhakkak fetholunacaktır. Bunu gerçekleştirecek ordunun kumandanı ne mutlu kumandan ve askeri ne mutlu askerdir. (Hz. Muhammed)

İki büyük cihanın kesinti noktasında, Türk vatanının ziyneti, Türk tarihinin serveti, Türk milletinin gözbebeği İstanbul, bütün vatandaşların kalbinde yeri olan şehirdir. (Atatürk)

Dünyaya son kere bakacaksın deseler, bu bakışı İstanbul’un Çamlıca’sından isterdim. (Lamartine)

Ya İstanbul’u alırım, ya İstanbul beni. (Fatih Sultan Mehmet)]]></content:encoded>
		    <image>https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/istanbul-un-fethi-3721.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/istanbul-un-fethi-3721.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/istanbul-un-fethi-3721-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/istanbul-un-fethi-3721.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.canim.net/istanbul-un-fethi/49/</link>
			<pubDate>Sat, 21 Aug 2021 11:47:07 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[İnsan Hakları Haftası]]></title>
			<description><![CDATA[İnsan hakları haftası, insan hakları haftası günü, insan hakları haftası hakkında geniş bilgi, insan hakları haftası ne zaman, insan hakları haftası önemi.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[İnsanlar arasında ırk, din, renk, yaş, cinsiyet ayırımı yapmadan sevgi, saygı, dostluk duygularını geliştirmek, insanın insan olmak haysiyeti ile sahip olması gereken hakların hepsine “ İnsan Hakları” denir.

İnsan hakları, kişiyi kendi özüyle yaşatacak kurallardır. İnsanın insana hükmetmesi, onu ezmesi insan onuruna yakışmayan ve kabul edilemeyecek bir davranıştır. Bu tür ayırımların yapıldığı toplumlarda kavga, çatışma, isyan eksik olmamıştır. İnsanlar arasında hak, eşitlik, adalet, özgürlük düşüncesi yaygınlaştıkça bu konuyla ilgili mücadeleler de artmıştır.

İnsanlara insan oldukları için sahip olmaları gereken bir takım hakların bulunduğu fikri ilk kez İngiltere’den ortaya atıldı.19. Yüzyılda Amerika ve diğer bir çok ülkelere yayılan bu fikir akımından sonra 1789 Fransız İhtilali Avrupa’da insan haklarının kabul edilmesini ve uygulanmasını sağlamıştır.

Amerikan Cumhurbaşkanı Roosvelt ile İngiliz Başkanı Churcill tarafından imzalanıp duyurulan Atlantik Beyannamesinde insan hakları genişletildi. Bu beyannamede insanlara millet, inanç, ırk ayırımı gözetmeksizin herkes için eşit haklar konmuş ve yasaların korumasına verilmiştir.
 
24 Ekim 1945’te kurulan Birleşmiş Milletler Örgütü’nün öncelikle amacı dünyada barışı ve güvenliği sağlamaktı. 10 Aralık 1948 tarihinde Birleşmiş Milletler Örgütü “İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi”ni kabul ve ilan etti.

İnsan Hakları Beyannamesi 30 maddeden oluşmuştur. Bu beyanname insana değer veren, özgürlük, eşitlik tanıyan duyurudur.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 10 Aralık 1948 yılında İnsan Hakları Evrensel Bildirisini kabul etmiştir. 10 Aralık ile başlayan hafta Birleşmiş Milletlere üye ülkelerde İnsan Hakları Haftası olarak kutlanır. İnsan Hakları Evrensel Bildirisi, insan hakları konusuna tam bir tanım amaçlayarak hazırlanmıştır. Esas amaç, bu tanıma uyan insan haklarının hiçbir tereddüde meydan vermeden uygulanmasıdır.

İnsan hakları, kişiyi özü ile yaşatacak kurallardır. Bu kurallar, insanı insan yapan kurallar olarak da tarif edilebilir. İnsan hakları 10 Aralık 1948’de başlamış bir olgu değildir. Dünya kurulalı insana, insan haklarına saygı her çağda zamana uygun olarak gösterilmiştir. İnsanların kendi istekleri dışında yaşamak zorunda bırakıldıkları şartlara tarih boyunca rastlanmıştır. Kullara kulluk etmek, köle hayatı yaşamak, işkencelere maruz kalmak bu yaşantıya örnek olarak verilebilir. Bu olguların dayanılmaz olduğu dönemlerde insanlar hoşnutsuzluklarını bir şekilde ortaya koyma zorunluluğu hissettiler. Bu hoşnutsuzluklarını ortaya koyarak 1215 yılında İngiltere’de Kral John’a karşı haklarını savunmak amacıyla bazı istekler ortaya koydular. Ortaya konan bu kararlı tavır karşısında kral bir antlaşma metnini kabul etmek zorunda kaldı. Hazırlanan Özgürlükler Belgesi kabul edildi. İnsan hakları konusunda sözden öteye geçilmiş oldu. Artık insan hakları metne dökülmüş, insanların kısıtlanamayacak bazı hakları güvence altına alınmış oluyordu. İnsanların yaşayışlarında, hayati konularda eşit haklara sahip oldukları fikri 1776 yılında Amerika’da yayımlanan Bağımsızlık Bildirisi ile de pekişmeye başlamış oldu. İnsan hakları ile ilgili bir başka çalışma Fransız İhtilali zamanında yapılmış ve 1789 yılında İnsan Hakları Bildirisi yayımlanmıştır. Bütün bu çalışmalar insanların daha çağdaş yaşama isteğinin birer ürünüdür. Zamanında insan haklarının tam ve hiçbir ayrım yapmadan korunmaması bu zorunluluğu kaçınılmaz kılmıştır. Sözde var olması, tam uygulanmasını sağlamamıştır. Yapılan eksik uygulamalar, insanın insana yaptığı eziyetler insan kişiliğini zedeler olmuştur.

Bireysel karşı koymalar etkili olamamıştır. Bu sebeple tam bağımsız ülkelerde yaşayan insanların haklarının, artık devletleri yönetenlerin güvencesi altında olması fikri ağırlık kazanmıştır.

İnsan haklarını, insanın kendisi değil, yasalar, eşit olarak hiçbir ayrım yapmadan koruyacaktır.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda kabul edilen bildiri ile insanların daha bağımsız yaşamaları öngörülmüş, bu 30 maddelik bildiriye uyulması konusunda gerekli yasal düzenlemenin yapılması istenmiştir.

İnsan Hakları Haftası Sözleri
» İnsan köle doğmaz, köle yapılır.
 
» Gerçek olan tek yarış! İnsanlık yarışı.
 
» En büyük sevgi, insanlık sevgisidir.
 
» İnsan, insanın efendisi olamaz.
 
» Ancak kendi kendini yönetebilen insanlar hürdür.
 
» Bütün insanlar özgür ve eşit doğarlar.
 
» Milli kinlerin üstünde, insanlık muhabbeti vardır.
 
» Özgürlüğünden vazgeçen kimse, insanlık hak ve görevlerinden vazgeçmiş demektir.
 
» İnsan sevgisi kadar büyük sevgi olamaz.
 
» Her ilerlemenin ve kurtuluşun anası hürriyettir.
 
» Kişisel hürriyetler kutsaldır.]]></content:encoded>
		    <image>https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/insan-haklari-haftasi-4904.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/insan-haklari-haftasi-4904.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/insan-haklari-haftasi-4904-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/insan-haklari-haftasi-4904.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.canim.net/insan-haklari-haftasi/44/</link>
			<pubDate>Sun, 15 Aug 2021 21:34:16 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[İlköğretim Haftası]]></title>
			<description><![CDATA[İlköğretim haftası, ilköğretim haftası günü, ilköğretim haftası hakkında geniş bilgi, ilk öğretim hafta okul öncesi.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[İlköğretim temel öğrenimdir. Yasalarımıza göre zorunlu ve parasızdır. İlköğretim, yedi yaşında başlar ve on beş yaşında biter. Sekiz yıldır.

Okulların açıldığı hafta ilköğretim okullarımızda İlköğretim Haftası olarak kutlanır. Genel olarak bu hafta, Milli Eğitim Bakanlığı'nın radyo, televizyon konuşması ile açılır.

Okullarımızda törenler düzenlenir. Törende konuşan okul müdürü ve öğretmenler; Eğitimin ve öğretimin değerini, yararlarını açıklarlar. Okuma - yazma bilmenin önemi üzerinde dururlar. Gerçekten, birey olarak başarılı olmak için en başta okumayı ve yazmayı öğrenmek zorundayız. Bilmediklerimizi okuyarak öğreniriz. Okuma - yazma bilmeyen bir kişinin bilgili olması düşünülemez.

Atatürk'ün özlediği çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkabilmek, ancak bilgi ile olur. Bize yaşam boyu gerekli olan bilgi ve becerilerin temeli ilköğretimde atılır. İlköğretim Haftası; bu gerçeklerin konuşulduğu, ilköğretimin, okuma - yazma öğrenmenin kişiye, topluma sağladığı yararların anlatıldığı bir haftadır.

Kendimize, ailemize, çevremize, ulusumuza, insanlığa yararlı olmak okuma - yazma öğrenmekle başlar. İlköğretimin önemine inanan Atatürk, cumhuriyetin ilanından sonra harf devrimini gerçekleştirdi. Okunması ve yazılması çok güç olan Arap yazısı yerine bugün kullandığımız Türk yazısını getirdi. Harf devrimi sonucu, yurdumuzda okuma - yazma bilenlerin sayısı giderek çoğaldı.

İlköğretim okulunun ilk beş yılı ilkokul bölümüdür altıncı yıldan itibaren ortaokul bölümüne devam edilir. Öğrenimlerini başarıyla tamamlayanlara sekizinci yılın sonunda diplomaları verilir. İlköğretimi tamamlayan öğrenciler, diploma notları göz önüne alınarak Lise veya dengi okullara kabul edilirler. Orta öğrenimini tamamlayanlar sınavlara girerek Yüksek okul veya üniversitelerde öğrenime başlar. Yüksek okullarda ve üniversitelerde öğrenim süresi iki yıldan altı yıla kadar değişmektedir.

Orta öğretime devam etmeyenler, edemeyenler, dilerlerse hayata ve iş alanlarına hazırlanmak için tamamlayıcı, hazırlayıcı, yetiştirici kurslara katılırlar. Sanat okullarından yararlanırlar, ya da bir iş yerine çırak olarak girerler. Kurslarda, işyerlerinde edindikleri becerilerle bir iş sahibi olurlar. Burada kazandıkları para ile aile bütçesine katkıda bulunurlar.

Milli Eğitim Bakanlığı; okuma - yazmayı yaygınlaştırmak amacı ile yetişkinler için kurslar açmakta, bu kurslara her yıl çok sayıda yurttaşımız katılmaktadır. Sonuçta okur - yazar oranımız artmaktadır. Yakın gelecekte öteki ilerlemiş ülkelerde olduğu gibi yurdumuzda da okuma - yazma bilmeyen kalmayacaktır.

İlköğretim Haftası'nda çevremize okuma - yazmanın gerekliliğini, değerini, önemini anlatmalıyız. Öğrenme, iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayırmayı sağlar. Bilgisiz, eğitimsiz insanlar daha çok suç işleme eğilimindedirler. Genel olarak eğitim ve öğretim suç işleme oranını azaltır.

Gün gelecek vatandaşlarımızın tamamına yakını okuma - yazma öğrenecek, okuyarak edindikleri bilgileri günlük yaşamlarında uygulayacak, böylece işlerinde daha verimli ve başarılı olacaklardır.

Kısacası ikinci Cumhurbaşkanımız İsmet İnönü'nün dediği gibi "İlköğretim davası insan olma, ulus olma davasıdır."

Bir milletin okur - yazar oranı yüksek olursa o millet kalkınır. Okumuş ve aydın kişileri fazla olan bir millet, her alanda ilerler. Cumhuriyetin ilk yıllarında ülkemizde okuma - yazma bilenlerin sayısı azdı. Pek çok yerde okul yoktu. Ülkemiz Kurtuluş Savaşı'ndan yeni çıkmıştı.

Bağımsızlığını kazandıktan sonra, Atatürk'ün emriyle her tarafta okuma - yazma seferberliği başlatıldı. Okullar açıldı. Yeni Türk harfleri vatandaşlara öğretildi. Her Türk vatandaşının İlkokul öğrenimini görmesi ve tamamlaması zorunlu hale getirildi.

Cumhuriyetin ilanıyla beraber eğitim - öğretim çalışmaları hızlandı. Köy, kasaba ve şehirlere okullar yapıldı. Okur - yazar sayısı gittikçe arttı. Yardımsever Türk vatandaşları da eğitim - öğretim hizmetlerinin gelişmesine yardımcı oldular.

Yakın bir zamanda da 8 yıllık kesintisiz eğitim kabul edilerek İlkokul ve Ortaokul birleştirildi ve zorunlu hale getirildi, İlköğretim okulu olarak adlandırıldı.

Her yıl Eylül ayının üçüncü haftası ( okulların açıldığı ilk hafta ) İlköğretim Haftası olarak kabul edilmiştir. Bu hafta boyunca okumanın önemi, okulun değeri ve kutsallığı halka anlatılır. Okumanın - yazmanın önemi, gazete, dergi, radyo ve televizyonlarda hafta boyunca anlatılmaya çalışılır. Bu konu üzerinde önemle durulur. Okulsuz yerlere okul açılmaya gayret edilir. İlköğretimin önemi anlatılır.

İlköğretim Haftası Şiirler
» Bilgisiz insan, meyvesiz ağaca benzer.
 
» İlköğretim davası, insan olma, ulus olma davasıdır.
 
» Yurt kalkınmasının temeli ilköğretimdir.
 
» Öğrenim, aklın gücünü geliştirir.
 
» Bilmemek ayıp değil, bilmediğini öğrenmemek ayıptır.
 
» İlköğretim geleceğin temelidir.
 
» Bilgisiz insanın dostluğundan, bilgili insanın düşmanlığı daha iyidir.
 
» Okul gençliğe; insanlığı, saygıyı, ulusu ve ülkeyi sevmeyi öğretir.
 
» İlköğretimin değerini her yurttaşa anlatmak ulusal bir görevdir.
 
» Bilen, bilmeyenden sorumludur.
 
» Bilmek demek, yapmak demektir.]]></content:encoded>
		    <image>https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/ilkogretim-haftasi-3578.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/ilkogretim-haftasi-3578.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/ilkogretim-haftasi-3578-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/ilkogretim-haftasi-3578.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.canim.net/ilkogretim-haftasi/43/</link>
			<pubDate>Sun, 15 Aug 2021 21:30:24 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Dünya Hemşireler Günü]]></title>
			<description><![CDATA[Hemşireler haftası, hemşireler haftası günü, hemşireler günü ne zaman, hemşire haftası, hemşireler haftası hakkında geniş bilgi.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Tarihi çok eski olan hemşirelik mesleği; Eski Mısır, Hindistan, Yunanistan ve Roma’da ilk çağlarda bugünkü biçimde olmasa bile yapılmaktaydı.

Dünyada modern hemşireliğin kurucusu Florence Nightingale (Florans Naytingel) olup, ilk hemşirelik okulunu da 1962 yılında Londra’da açmıştır.

Ülkemizde ilk olarak "Hilal-i Ahmer Cemiyeti" (Kızılay) 1911 yılında hemşirelik kursları açmıştır. Bu kursları bitiren hemşireler; 1912–1914 Balkan Savaşları ile 1914–1918 Birinci Dünya Savaşı’nda hasta ve yaralı askerlere bakmışlardır. Cumhuriyet sonrası ilk Hemşirelik Okulu İstanbul’da açıldı.

Bunu 1939 yılında Ankara’da açılan Askeri Hemşirelik Okulu izledi.

1943’te Verem Savaş Derneği, 1946’da Sağlık Bakanlığı İstanbul’da birer Hemşirelik Okulu açtılar. Daha sonra diğer illerde bu tip okullar açıldı. Bu okullar ortaokul düzeyinde üç yıl, lise düzeyinde dört yıl eğitim vermekteydi. Günümüzde 4 yıllık Sağlık Kolejlerine dönüştürülmüşlerdir. Kolej ve lise mezunlarına eğitim veren 4 yıllık Yüksek Hemşirelik Okulları da halen faaliyettedir. Bu okullardan en ünlüsü İstanbul’daki Florance Nightingale Yüksek Hemşirelik Okulu’dur. Çeşitli üniversitelere bağlı hemşirelik okulları da vardır.

12 Mayıs’ta hemşireliğin kurucusu Florance Nightingale doğduğu için, ona izafeten "Hemşirelik Haftası"nın başlangıç günü olmuştur.

12–18 Mayıs tarihleri arasında başta hemşireliğin kurucusu Florance Nightingale (1820–1910)’in özverili, sevecen, gece ve gündüz hizmetleri saygıyla anlatılırken, hemşirelik mesleğinin de kutsallığını vurgulamak gerekir.

Hemşirelik; insan sevgisiyle dolu, şefkatle, sabırla yapılan kutsal ve onurlu bir meslektir.

Bu hafta değerlendirilirken, hemşirelik mesleğinin sorunları ortaya konur ve çözümler üretilir. Mesleğin önemine toplumun dikkati çekti.

Nightingale, Kırım Savaşı sırasında İngiltere’den gelerek, Üsküdar’daki Selimiye Kışlası’nda hemşirelik yapmış ve büyük ün kazanmıştır. 1964 yılından itibaren ülkemizde de her 12 Mayıs Günü "Hemşireler Günü" olarak kutlanmaktadır.

Sağlık, bireylerde, zorunlu, vazgeçilmez ve hayatın her döneminde aynı önemi koruyan temel ihtiyaçlardan biridir. Bu ihtiyaca cevap veren personel içinde en önemli meslek grubu ise hemşirelerdir.

Hemşirelik, güç çalışma şartlarını gerektiren, özveri, sabır, hoşgörü kavramlarını içinde bulunduran zor bir meslektir. Hemşirelik, diğer mesleklerde olduğu gibi, toplumsal ihtiyaçlardan doğan, insan hayatıyla yakında ilgili bir meslektir; ekip çalışmasını bilen, el becerisi olan, hızlı çalışan hünerli eller ister; temelinde sevgi, saygı yatar. Hemşire din, dil, ırk ayrımı gözetmeksizin, birey, aile ve topluma sağlığını kazandırmak için çalışır. Bu nedenle, sevgiden, şefkatten, disiplin ve ciddiyetten uzak bir kişinin bu mesleği icra etmesi mümkün değildir; çünkü hemşire, sağlığı yerinde olmayan, yardıma muhtaç insanlara hizmet vermektedir. Bu yönü düşünüldüğünde, hemşirelerin, hem eğitim açısından hem de psikolojik, sosyal ve ekonomik açıdan desteklenmesi gereken bir meslek grubu olduğu ortaya çıkmaktadır.

Türkiye'de Hemşirelik
Türkiye’de hemşirelik, sağlık hizmeti veren ekip üyelerinden biri olarak önemli bir yere sahip olmakla birlikte hak ettiği değeri göremiyor. Hemşire, toplumumuzda hekimin yardımcısı gibi algılanıyor; sağlık hizmetinin bir ekip hizmeti olduğu dile getirilse de bu söylem uygulamaya yeterince yansımıyor. Oysa sağlık hizmetleri bir bütündür ve her disiplin sağlıklı/hasta birey için çalışır.

HEMŞİRE NE DEMEKTİR?
Belirli sağlık eğitim ve öğrenimi gördükten sonra; sağlık hizmeti alan hastaların bakımında görev yapan, kliniklerde de sağlık hizmeti sunan, hekimlere yardımcı olan sağlık personeli kadınlara "Hemşire" denir.

Hemşireliğin farklı tanımları yapılmış aslında. 19. yüzyılda Florance Nightingale hemşireliği “Hastayı iyileştirmek için hasta çevresinin iyileştirilmesi ve düzenlenmesi eylemi.” şeklinde; 20. yüzyılda Henderson ise “Bireyin sağlığına ve bağımsızlığına kavuşma sürecindeki dinamik güç.” olarak tanımlamış. Uluslararası Hemşireler Birliği de bu tanımı benimsemiştir. 1980 yılında Amerikan Hemşireler Birliği hemşireliği “Yardım sunan bir meslek.”, hemşirelik uygulamasını “Var olan ve olabilecek sağlık sorunlarına karşı gösterilen insan tepkilerinin tanı ve tedavisidir.” diye tanımlamıştır.

TÜRKİYE’DE HEMŞERİLİĞİN TEMEL SORUNLARI
Farklı düzeylerde eğitim alma: Ülkemizde hemşirelik eğitimi lisans, önlisans, açık öğretim, lise sonrası 18 aylık kurs ve ortaokul sonrası 4 yıllık lise şeklinde beş ayrı düzeyde verilmiştir ve bu farklılık devam etmektedir. Bu heterojenlik mesleği algılama, mesleki çabaları benimseme, belirli bir gelire sahip olma gibi özelliklerinden dolayı mesleği olumsuz etkiliyor. Eğitim düzeylerinin farklılığı, çalışma yaşamında yetki ve sorumluluklara yansımıyor. 1996 yılında kapatılan Sağlık Meslek Liseleri 2001 yılında tekrar açıldı, hemşirelerin üniversite düzeyinde eğitim talepleri dikkate alınmadı. Oysa şu an dünyada ortaokul sonrası lise eğitimi ile yetinen ülke bulunmamaktadır.

Hemşirelik Kanunu: 1954 yılında çıkarılan 6283 sayılı Hemşirelik Kanunu hemşirenin değişen ve yapmakta olduğu rol ve işlevlerini kapsamıyor. Avrupa Birliği süreciyle birlikte hızla uyum yasaları çıkarılırken hemşirelik yasasının gündemde olmaması, çıkan yasaların ülkemiz sağlık ihtiyaçlarını yansıtmamaktadır.

Hemşire istihdamı: Sağlıkta dönüşüm adıyla yürütülen politikalar, genelde sağlık çalışanlarını, özelde hemşireleri oldukça olumsuz düzeyde etkilemiş; halen etkilemeye devam etmektedir. Sağlıktan kar elde etmeyi hedefleyen bu politikalar tedavi edici sağlık hizmetlerine dayandığı, koruyucu sağlık hizmetlerini yok saydığı ya da finansal olarak bireysel sorumluluk alanını daralttığı için hemşirelerin istihdam sorunları ülkemiz dahil, pek çok ülkenin önemli bir sorunu. Ülkemizdeki toplam 80 bin hemşirenin yüzde 90’ı tedavi edici sağlık hizmetlerinde çalışıyor. Bunun yanında tedavi edici sağlık hizmetleri, Sağlık Bakanlığı tarafından belirlenen kadronun yarısından bile az sayıda hemşire ile yürütülmektedir. Örneğin 300 yataklı bir çocuk hastanesi için 400 hemşire kadrosu belirlenmişken 150–170 hemşire ile hizmet verilmektedir.

Böylesi yoğun koşullarda çalışan hemşireler kendi alanları olan bakımı başkalarına bırakma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bu durum mesleğin özerkliğini, bakım kalitesini olumsuz yönde etkilemekte, hemşireliğin sadece hekim istemlerini uygulayan bir meslek olarak algılanmasına neden olmaktadır. 

Branşlaşma: Ülkemizde temel eğitim sonrası akademi dışında branşlaşma olanakları yoktur. (Ameliyathane hemşireliği, yoğun bakım hemşireliği, onkoloji hemşireliği vb.) Yıllarca onkoloji hemşireliği yapmış hemşireler çok farklı alanlarda çalıştırılabilmektedir. Bu durum mesleki doyumu azaltarak tükenmişliği artırmaktadır.

Cinsiyet: Hemşireliğin sosyolojik özelliklerinin en başında gelen önemli faktör cinsiyettir. Ülkemizde erkek hemşirelerin sayılarının çok az olması ve hemşireliğin kadınlara özgü bir meslek olarak algılanması mesleğin gelişimini olumsuz yönde etkiliyor. Ataerkil aile temelli toplumumuzda kadınlardan erkeğe boyun eğme ve saygı beklendiğinden, kadınlardan oluşan hemşirelik de bu anlamda büyük ölçüde payını almıştır.

Ülkemizdeki sağlık sisteminde geleneksel sağlık anlayışı hâkim. Hastanın merkezde olmadığı, hasta hakkında karar verenin tek başına hekimin olduğu bu anlayışın değişmesi gerekiyor. 

Türk Hemşireler Derneği’nin 2000 yılında hemşire, ebe ve sağlık memurlarının meslekten memnuniyetine ilişkin yaptığı araştırmada; araştırmaya katılan hemşirelerin yüzde 41,9’unun mesleğinden memnun olduğu, yüzde 58.1’inin mesleğinden memnun olmadığı saptanmış. Memnuniyetsizlik nedenleri ise,

1. Ücret yetersizliği, 

2. Görev yetki ve sorumluluklarının belli olmaması, 

3. Risk fazlalığı, 

4. Görev dışı işlerde çalıştırılma, 

5. Meslekte ilerleyememe, 

6. Toplumun mesleğe yönelik olumsuz yaklaşımı, 

7. Yoğun çalışma temposu, 

8. Yardımcı sağlık personeli olarak değerlendirilme, 

9. Fazla çalışma ve 

10. İstenilen branşta çalışamama olarak sıralanmış. 

Ülkemizde sağlık ve hemşireliğe yönelik planlamalarda hemşirelerin olmaması ya da yeterince temsil edilmemesi de mesleğin otonomi kazanmasını olumsuz etkileyen faktörlerden biri olarak görülüyor.

Hemşirelik profesyonel bir meslektir. Gelişmiş ülkelerde meslekleşme sürecini tamamladığı halde yukarda sayılan nedenlerden dolayı ülkemizde meslekleşme istenilen düzeyde değildir.

Hemşirelik mesleğinde yaşanan sorunlar, hemşirelik uygulamalarına; hemşirelerin bağımsız fonksiyonlarından olan bakım verme ve yardım etme işlevlerini yeterince yerine getirememesi, mesleki bilgi ve yeteneklerini etkin kullanamaması şeklinde yansımaktadır. Bunun sonucunda toplum kaliteli hemşirelik bakımı alamamakta, sağlık hedeflerine ulaşmada hemşirelik potansiyeli değerlendirilememektedir.
 ]]></content:encoded>
		    <image>https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/dunya-hemsireler-gunu-4131.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/dunya-hemsireler-gunu-4131.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/dunya-hemsireler-gunu-4131-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/dunya-hemsireler-gunu-4131.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.canim.net/dunya-hemsireler-gunu/42/</link>
			<pubDate>Sun, 15 Aug 2021 21:14:30 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Dünya Hayvanları Koruma Günü]]></title>
			<description><![CDATA[Dünya hayvanları koruma günü, hayvanları koruma günü önem, hayvanları koruyalım, hayvanları koruma derneği, hayvanlar için, hayvanları koruma günü hakkında bilgi.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Canlılar dünyası; insanlardan, bitkilerden, ve hayvanlardan oluşur. İnsanlar eskiden beri hayvanlarla ilgilenmişlerdir. Kütüphanelerimizde içi yalnız hayvan resimleriyle dolu ansiklopedilerimiz de vardır. Bu ansiklopedilerde hayvanların; özellikleri, beslenmeleri, bakımları, çoğalmaları, hastalıkları ve yararları anlatılır.

Hayvanlar, duyu ve hareket yetenekleri olan canlılardır. Hayvan dostları ilk kez İngiltere'de 1822 yılında bir araya geldiler. Hayvanları korumak, insanların hayvanlara iyi davranmalarını ve hayvanların daha iyi koşullarda beslenme ve korunmalarını sağlamak amacıyla Hayvanları Koruma Birliği'ni kurdular. Yurdumuzda Hayvanları Koruma Derneği 1908 yılında kuruldu. Aynı amaçlı dernekler birleşerek Hollanda'nın başkenti Lahey'de Dünya Hayvanları Koruma Federasyonu'nu oluşturdular. 1931 yılında toplanan bu kuruluş 4 Ekim'i Hayvanları Koruma Günü ilan etti.

İlk çağlarda insanlar, hayvanlardan korkuyorlardı. Hayvanlardan korunmak için evlerini dağların yamaçlarına, kayalıklara kuruyorlardı. Zamanla insanlar hayvanlara yaklaştılar. İnsanlar daha ilk çağda kedi, köpek, at, koyun, sığır, keçi gibi hayvanları evcilleştirdiler. Evcilleşen hayvanlar, insanların yardımcısı oldu. Pek çok kitapta, filmlerde, sahipleri için canını veren hayvan öykülerini okur, izleriz. Hayvanların sahiplerine bağlılıkları, hayvan sevgisinin doğup büyümesine yardımcı oldu. Hayvanları seven insanlar, hayvan hastalıklarını iyileştirmek için çalıştılar. Bugün uygar ülkelerde hayvan hastaneleri kurulmuştur. Veterinerler hayvan hastalıklarını belirleyip iyileştiriyorlar. Hayvan hastalıklarına karşı önlem alınıyor. Hayvanları hastalıklardan korumak için aşı yapılıyor.

Başlıca besinlerimiz olan et, süt, yumurta, yağ hayvanlardan sağlanır. Giyeceklerimizin bir bölümü de hayvanların derisinden, yün ve tüylerinden yapılır. İnsan sağlığı için gerekli olan aşı ve serumun yapılmasında da hayvanlardan yararlanılır.

Kafesteki kanaryanın ötüşünü dinlemek, akvaryumdaki balıkları seyretmek bizi dinlendirir. Çiçekten çiçeğe, ağaçtan ağaca dolaşan böcekler, bitkilerin çoğalma olayına yardımcı olur. Çevremizdeki hayvanlardan doğrudan doğruya veya dolaylı olarak yararlanıyoruz. Kuşkusuz akrep, yılan gibi zararlı hayvanlar da vardır. Bu zehirli hayvanlardan kendimizi korumalıyız.

Hayvanları sevenler, insanları daha içten severler. Hayvan dostları mutlu olmayı sevgide ararlar. Hayvanları koruyalım. Hayvanlara eziyet etmeyelim. Hayvanları sevelim. Onlara yardımcı olalım. Hayvanları Koruma Günü'nde öğrendiklerimizi yaşam boyu uygulayalım.

Yeryüzünde pek çok hayvan yaşar. Bunların bir kısmı evcilleştirilmiştir. İnsanlarla birlikte yaşarlar. Evcil olmayanlar, başıboş, kontrolsüz dağ, bayır gezer dururlar.

Hayvanların insanlara faydaları çoktur. Onlardan et, süt, yumurta, yağ, peynir, bal, sucuk gibi besinler elde ederiz. Bazı hayvanların gücünden yararlanırız. Bazılarının derisinden, tüyünden, gübresinden faydalanırız.

Evin kedisi evdeki zararlı böcekleri ve fareleri yakalar. Köpek evimizi ve hayvanlarımızı korur, bize bekçilik yapar. Tavuğun yumurta ve etinden, horozun sesinden, tüyünden ve etinden faydalanırız. At, eşek ve katır gibi hayvanların gücünden faydalanırız, yüklerimizi taşırlar, arabalarımızı çekerler, bizi de taşırlar. Manda, inek, koyun bize süt, et verir. Öküz tarlamızı, harmanımızı sürer, arabamızı çeker.

Bilim adamları hayvanlar üzerinde deneyler yaparlar. İnsanlık için faydalı olacak buluşlarını bu deneyler sonunda ortaya çıkarırlar. Hayvanların bu bakımdan insana faydası vardır.

Bize pek çok faydaları olan hayvanları biz de sevelim ve koruyalım. Onları rahatsız etmeyelim. Yaralı ve hasta olanları hemen veterinere götürelim. Hayvanlara iyi bakıp besleyelim.

Her yıl Ekim ayının 4.günü "Hayvanları Koruma Günü" olarak kabul edilmiştir. O gün gelince okullarda, radyo ve televizyonlarda hayvanların faydaları üzerinde konuşmalar yapılır. Hayvanlara karşı nasıl davranılması gerektiği anlatılır.

Hayvanların Korunması İçin Neler yYapalım?
Zor durumda kalmış hayvanları koruyalım. Onların bakımına yardımcı olalım.

Bakımını üstlendiğimiz hayvanların yiyeceklerini, içeceklerini düzenli verelim. Aşılarını zamanında yaptıralım.

Hayvanlara eziyet edilmesi insanlıkla bağdaşmaz. Öte yandan bu davranış yasalarımıza göre suçtur. Bu suçu işleyenleri uyaralım.

Kuşların, karıncaların yuvalarını bozmayalım. Yumurtalarını almayalım. Avlanma mevsimi dışında kesinlikle av hayvanlarını avlamayalım.

Hayvanları korkutmayalım, ürkütmeyelim. Onlara şakadan da olsa eziyet etmeyelim.

Bakamayacağımız hayvanları eve almayalım. Biz almazsak belki bakabilecek biri alır.

Yiyecek artıklarımızı, özellikle ekmeği, çöplüğe atacağımıza yakınımızda bulunan hayvan besleyicilerine verelim.

Sapanla kuş avlamayalım. Avlamak isteyenlere engel olalım.

Hayvanları Koruma Günü Sözleri
» Arı bal alacak çiçeği bilir.

» Hayvanlar en uysal dostlarımızdır.

» Hayvanlar sevildiğini bilir.

» Karıncadan ibret al, yazdan kışa hazırlan.

» Kedi beslemeyen, fareleri besler.]]></content:encoded>
		    <image>https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/dunya-hayvanlari-koruma-gunu-9459.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/dunya-hayvanlari-koruma-gunu-9459.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/dunya-hayvanlari-koruma-gunu-9459-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/dunya-hayvanlari-koruma-gunu-9459.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.canim.net/dunya-hayvanlari-koruma-gunu/41/</link>
			<pubDate>Sun, 15 Aug 2021 20:46:50 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Hava Şehitleri Anma Günü]]></title>
			<description><![CDATA[Hava şehitleri günü, hava şehitleri günü önemi, hava şehitleri günü ne zaman, hava şehitleri günü hakkında geniş bilgi.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[İnsanlar çok eskiden beri havacılığa ilgi duymuşlar, uçmayı amaçla­mışlardır. İlk uçak yapım çalışmalarını Roger Bacon başlattı. Sonra Leonardo da Vinci bugünkü uçağın ilkel biçimini hazırladı. Clement Ader 1890 yılında buharla çalışan ilk hava aracını yaptı. Wright kardeşlerin 1913 yılında yaptıkları uçakla uçmalarından sonra; uçaklar savaşta kullanılmaya başlandı.

Tarihte ilk uçak saldırısı 1911 yılında Trablusgarb'ta İtalyanlar tarafından Türklere karşı yapıldı. Bu savaşta uçaklardan biri, askerlerimizin ateş etmesi sonucu düşürüldü.

Havacılığın ilerlemesi ile birlikte uçak kullanmak ve yönetmek bir meslek halini aldı. Hava taşıtını kullananlara pilot denir.

İlk Türk pilotları Fransa ve İngiltere’de öğrenim gören Hüseyin, Münif öğretmen, Sadi Fuat, Fazıl, Fethi, Sadık ve Nuri Beylerdir.

Birinci Dünya Savaşı'nın başladığı 1914 yılında Fethi Bey görevli olarak uçağı ile Mısır'a doğru yola çıktı. Uçak Arap Yarımadasında Tabariye Gölü yakınında düştü. Fethi Bey şehit oldu. Arkadaşlarından haber alamayan Sadık ve Nuri Beyler onu aramak için Arabistan'a giderken Toroslar üzerinde uçaktan düştü. Onlar da şehit oldu.

İlk savaş pilotlarımızdan Binbaşı Fazıl Bey Birinci Dünya Savaşı'nın son günlerinde İstanbul üzerinde beş İngiliz uçağı ile tek başına savaştı. Düşman uçaklarından birini düşürdü. Kurtuluş Savaşı başlayınca Anadolu'ya geçti. Savaş boyunca uçak bölük komutanı olarak görev yaptı.

27 Ocak 1923 günü Fazıl Bey'in uçağının motoru bozuldu. Dönüşe dayanamayan uçak düştü. Fazıl Bey şehit oldu.

1964 yılında Kıbrıs Harekatında pilot yüzbaşı Cengiz Topel de şehit düştü.

Hava şehitlerimiz yurdumuz uğruna şehit düşmüşlerdir. Yurdumuz; üzerinde yaşadığımız topraklardan ülkemizi çevreleyen deniz kıyılarından ve bunlar üstündeki gökyüzünden oluşur.

Çağımızda savaşlar çoğu zaman göklerde başlıyor. Zaferler göklerde kazanılıyor. Bunun için Atatürk havacılığın gelişmesine önem verdi. Gençleri havacılığa özendirmek için 1925 yılında Türk Hava Kurumu'nun kurulmasını istedi. Türk Hava Kurumu yurttaşların yardımı ile günden güne gelişmektedir.

Hava şehitlerimizin anılarını yaşatmak için İstanbul’da Fatih Parkında ve yurdumuzun çeşitli kentlerinde anıtlar yapıldı. Her yıl bu anıtlar önünde düzenlenen törenlerle Hava Şehitlerimiz anılır. Anma törenlerinde havacılı­ğın önemi anlatılır. Şiirler okunur. Uçaklar gösteri uçuşları yaparlar.

Hava Şehitleri Günü Sözleri
» Gelecek göklerdedir. 
» Göklerine sahip çıkamayan uluslar bağımsız olamazlar.]]></content:encoded>
		    <image>https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/hava-sehitleri-anma-gunu-7356.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/hava-sehitleri-anma-gunu-7356.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/hava-sehitleri-anma-gunu-7356-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/hava-sehitleri-anma-gunu-7356.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.canim.net/hava-sehitleri-anma-gunu/40/</link>
			<pubDate>Sun, 15 Aug 2021 20:43:18 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Dünya Gıda Günü]]></title>
			<description><![CDATA[Dünya gıda günü, dünya gıda günü önemi, beslenme kuralları, sofrada nelere dikkat etmeliyiz, sofra kuralları, dünya gıda günü hakkında bilgi.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) 16 Ekim'i Dünya Gıda Günü olarak kabul etti. Dünya Gıda Günü'nde Birleşmiş Milletlere üye ülkelerde açlık, gıda üretimi ve tüketimi gibi konular incelenir. Beslenme üzerinde durulur. Ülkemizde her yıl 16 Ekim günü gazete ve dergilerde konuya ilişkin yazılar yayınlanır. Radyo ve televizyonda konuşmalar yapılır. Okullarımızda beslenmenin, dengeli beslenmenin önem ve gereği anlatılır.

Beslenmek için aldığımız; hayvansal, bitkisel, madensel maddelere besin denir. Dünyada üretilen gıda maddeleri artan nüfusa yeterli olmamaktadır. Besin maddeleri üretiminin az olduğu yoksul ülkelerde açlık ve yetersiz beslenme sorunu vardır. Açlık, yetersiz beslenme, bedenin gerekli ölçü ve türde besin alamamasıdır. Açlık ve yetersiz beslenme konusu tüm ulusların ortak sorunudur. Bu soruna dikkati çekmek, çözüm yolları bulmak amacı ile her yıl Birleşmiş Milletlere üye tüm ülkelerde toplantılar düzenlenir. Toplantılardaki araştırma ve inceleme sonuçları dünya kamuoyuna duyurulur.

Yetersiz ve dengesiz beslenme sorunlarının nedenleri, besin üretim ve dağılımının yetersizliği, bilgisizlik, hızlı nüfus artışı, ekonomik güçsüzlük ve çevre sağlığının bozulmasıdır. Yapılan hesaplara göre dünyada yaklaşık 450 milyon insan yetersiz beslenmektedir. Sadece bu sayı bile dünyamızın en büyük ve en önemli sorununun açlık olduğunu gösteriyor. Dünyanın pek çok yerinde insanlar, açlıktan ölmekte, iyi beslenemedikleri için hasta olmaktadırlar.

Ülkemizde besin üretimi, artan nüfusun gereksinmesini karşılamaktadır. Besin tüketimimiz ile üretimimiz arasında bir denge vardır. Türkiye, yeryüzünde besin maddeleri üretiminde kendi kendine yeterli yedi ülkeden biridir. Ancak yurdumuzda üretilen besin maddeleri iyi değerlendirilmiyor. Besin maddelerinden gereği gibi yararlanılmıyor. Üretilen besinler ülkemizde düzenli olarak dağıtılamıyor.

Halkımızın iyi ve yeterli besin alması amacıyla Milli Gıda Yüksek Kurulu adında bir örgüt kurulmuştur.

Kurulun başlıca görevleri şöyle belirlenmiştir:
1. Besin maddelerinin üretim ve tüketim sorunlarını araştırmak.
2. Beslenme sorunlarının çözümleri için öneriler saptamak.
3. Konuya ilişkin yasal düzenlemeleri incelemek.

Büyük kentlerimizde yapılan bir araştırma sonucuna göre besin maddelerinin onda biri çöplüklere atılmaktadır. Atılan besin maddelerinin başında genelde tahıl ürünleri gelmektedir. Bu savurganlığın önlenmesi için üstümüze düşen görevleri yapmalı, savurganlığın bu türüne de karşı çıkmalıyız. Yakınlarımızı bu konuda sürekli uyaralım.

Başlıca besinlerimiz sebze, meyve, et, ekmek, yağ, tuz, süt, su, yumurtadır. Besinlerin bir bölümü vücudumuz için gerekli olan ısı ve enerjiyi sağlar. Bunlar şekerli maddeler ve yağlardır. Bir bölümü organlarımızı onarır, büyümemizi etkiler. Bunlar süt, yumurta, baklagiller gibi proteinlerdir. Vitaminler ise vücudumuzu hastalıklardan korur. Vitaminler daha çok meyve ve sebzelerde bulunur.

BESLENME KURALLARI
En iyi beslenme, dengeli beslenmedir. Dengeli beslenme vücudumuza gerekli yiyecek ve içeceklerin yeterli ölçüde ve türde alınmasıdır. İnsanlar ne çok, ne az yemeli, yeteri kadar besin almalıdır. 

Aşağıda sıralanan beslenme kurallarını titizlikle uygularsak beslenmeden beklenen yararı sağlamış oluruz.

Yararlı değişik besinler almalıyız. Vücudumuz için yararlı olmayan besinleri almaktan kaçınmalıyız. Aldığımız besinlerin değişik besin olmasına özen göstermeliyiz. Yiyeceklerimizi temiz, taze ve bize en çok yararlı olanlar arasından seçmeliyiz. Sokaklarda üstü açık, temizlik kurallarına uyulmadan hazırlanan ve satılan yiyecekleri almamalıyız. 

Beslenmemiz belirli bir düzen içinde olmalıdır. Sabah kahvaltısı, öğle ve akşam yemekleri belirli saatlerde, düzenli olarak yenmelidir. Özellikle sabah kahvaltısı unutulmamalı, günlük çalışmamızın verimli olması için sabah kahvaltısına ayrı bir özen gösterilmelidir.

Yiyecekler arasından sevip sevmeme ayrımı yapılmamalıdır.

Lokmaları iyice çiğnedikten sonra yutmalıyız. Çiğnenmeden yutulan lokmalar sindirim organlarından mideyi yorar. İyi sindirilmez. Beslenmeden beklenen yararlar da sağlanmamış olur.

Yemekten sonra dişlerimizi fırçalamalıyız. Böylelikle diş etlerine daha çok kan gelmesi, dişlerin beslenmesi, dişlerin çürümesinin önlenmesi, canlı tutulması sağlanır.

SOFRADA NELERE DİKKAT ETMELİYİZ
1. Sofraya oturmadan önce ellerimizi yıkamalıyız.
2. Evimizde, okulumuzda beslenme saatinde, konuk olduğumuz evde, lokantada başkalarının iştahını kaçırıcı söz ve davranışlardan kaçınmalıyız.
3. Sofraya birlikte oturmalıyız, yemeğe birlikte başlamalıyız. 
4. Yemek yerken lokmaları ağzımız kapalı çiğnemeliyiz. 
5. Lokmaları iyice çiğnedikten sonra yutmalıyız. 
6. Yiyecekleri dişimizle değil, bıçakla kesmeliyiz.
7. Yemeğin sonunda yemeği hazırlayanlara teşekkür etmeliyiz.

Dünya Gıda Günü Sözleri
1. Can boğazdan gelir.
2. Et giren eve dert girmez.
3. Tok açın halinden anlamaz.
4. Biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar.]]></content:encoded>
		    <image>https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/dunya-gida-gunu-2232.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/dunya-gida-gunu-2232.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/dunya-gida-gunu-2232-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/dunya-gida-gunu-2232.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.canim.net/dunya-gida-gunu/39/</link>
			<pubDate>Sun, 15 Aug 2021 20:27:59 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Gaziler Günü]]></title>
			<description><![CDATA[Gaziler günü, gaziler günü önemi, gazilergünü, gazilerin günü, gazilere gün, gaziler günü sözü, gaziler günü hakkında bilgi.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Türk tarihinde İslam öncesi ve sonrası şehitlik ve gazilik orunu vardır. Her Türk de bu orunlara kavuşmak için vatanı, milleti, bayrağı, milli marşı, soydaşları ve kutsal değerleri için savaşır. Çünkü milli hasletimizde olan bu duyguların, Türk ulusu ve her bireyi için vazgeçilmez bir anlamı ve önemi vardır. 

Türk Milleti bunun en güzel örneğini Atatürk’ün önderliğinde verilen "Kurtuluş Savaşı"nda yaşamıştır. "Ya istiklal, ya ölüm!" demiştir. Türk tarihi böylesine "kahramanlık günleri" ile doludur. Kahramanlık günlerini şehit ve gazilerimize borçluyuz. Destanlar yaratan şehit ve gaziler tek tek birer onur abidemizdir. 

Vatanı uğruna ölümü göze almış kahraman Türk Ordusu, daha sonra dünya barışını korumak için görev almıştır.

1950–1953 yılları arasında barış için Kore’de savaşmıştır. 1974 yılında soydaşlarımızı yok olmaktan kurtarmak için, "Kıbrıs Barış Harekâtı’nı gerçekleştirmiştir. Yine Mehmetçik barışı korumak için, Bosna-Hersek, Somali ve Kosova’ya barış gücü olarak Birleşmiş Milletler kararıyla gitmiştir.

l. Dünya Savaşı’nda, Kurtuluş Savaşı’nda Kore Savaşı’nda ve Kıbrıs Barış Harekatı’nda birçok askerimiz şehit oldu, bir kısmı da gazi olarak geri döndü. Devletimiz bir yasa ile şehit yakınlarına "Övünç Madalyası" vererek şehitlik maaşı bağlar. Yine gazilere de madalya ile aylık maaş verir ve tedavi, ulaşım gibi hizmetlerde ücretsiz olanaklar tanır. Türk ulusu için, "şehitler nurlanmış" ve "gaziler onurlanmış" şahıslar demektir. Bunların en başında da; Başkomutan, Gazi, Mareşal ve Ulusal önder Mustafa Kemal Atatürk gelmektedir.

Türkiye gazileri 19 Eylül 1983 tarihinde "Türkiye Muharip Gazileri Derneği" altında bütünleşmişlerdir.19 Eylül aynı zamanda Atatürk’e 1921 yılında Mareşallik rütbesi ile gazilik unvanının verildiği gündür. Bu nedenle, yurdumuzda her yıl 19 Eylül "Gaziler Günü" olarak kutlanmaktadır. 

Aynı gün diğer bir deyimle "Kahramanlık Günü" olarak da kutlanmaktadır. Yerel kurtuluş günleri de gazilerimiz ve kahramanlarımız için birer anma günüdür. Şehitlerimizin ruhlarını huzurlu kılmamız için, savaş arkadaşları gazilerimizi hak ettikleri değeri vererek, onları her yerde ve her zaman onurlandırmalıyız.]]></content:encoded>
		    <image>https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/gaziler-gunu-971.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/gaziler-gunu-971.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/gaziler-gunu-971-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/gaziler-gunu-971.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.canim.net/gaziler-gunu/38/</link>
			<pubDate>Sun, 15 Aug 2021 19:57:26 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Çalışan Gazeteciler Günü]]></title>
			<description><![CDATA[Gazeteciler günü, gazeteciler günü önemi, gazeteciler günü hakkında bilgi, gazeteciler günü kim kurmuş, gazeteciler günü tarihi.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[1961 yılında gazetecilerin çalışma haklarında önemli iyileştirmeler getiren 212 sayılı Yasa'nın yürürlüğe girmesi üzerine, 9 gazete sahibi, yasayı protesto etmek için 3 gün boyunca gazeteleri yayımlamama kararı aldılar. Bu gelişme karşısında, gazeteciler 10 Ocak 1961 günü haklarına ve basın özgürlüğüne sahip çıkmak amacıyla Sendika binası önünde toplanarak Vilayet'e kadar bir yürüyüş yaptılar. Gazeteciler, patronların boykot kararı karşısında ise Sendika'nın öncülüğünde, BASIN adıyla kendi gazetelerini 11–12–13 Ocak 1961 tarihlerinde yayımladılar. 

O tarihten sonra 10 Ocak, "Çalışan Gazeteciler Bayramı" olarak kutlandı. 1971 yılındaki 12 Mart müdahalesinden sonra ise çalışanların hakları ve basın özgürlüğüne getirilen kısıtlamalara tepki olarak 10 Ocak, "Bayram" olmaktan çıkarıldı ve "Çalışan Gazeteciler Günü" olarak anılmaya başladı.

Basın deyince, gazeteler, televizyonlar, radyolar, dergiler ve yazılı haber bültenleri aklımıza gelir değil mi? organları olmasaydı Edirne'deki veya Kars'taki bir olaydan nasıl haberimiz olabilirdi? Hatta "Dünya Kupası" maçlarını anında izleyebilir miydik? Peki, ülkemizden binlerce kilometre uzakta olan Avustralya'daki veya Almanya'daki bir olaydan hiç haberdar olabilir miydik? 

Dünya'da ve ülkemizde yaşanan olaylardan basın-yayın organları aracılığıyla çok kısa bir süre sonra haberdar oluruz. 

Gazeteciler Günüyle, basın organlarının yayın yapma ve halka bağımsızca haber verme özelliğine dikkat çekilmesi amaçlanmaktadır.

BABIALİ’DE "DOKUZ PATRON OLAYI" VE ÇALIŞANLARIN ORTAK ÜRÜNÜ: "BASIN GAZETESİ
Çalışan gazeteciler, her yıl 10 Ocak gününü, “212 Sayılı Yasa” nın yıldönümü olarak kutlarlar.“Basın Mesleğinde çalışanlarla çalıştırılanlar arasındaki münasebetlerin tanzimi hakkındaki 5953 sayılı Kanunun Bazı Maddelerinin Değiştirilmesine ve Bu kanuna bazı maddeler Eklenmesine Dair Kanun” başlığını taşıyan, Milli Birlik Komitesi’nce 4 Ocak1961’de kabul edilen ve 10 Ocak 1961 günü Resmi Gazete’de yayınlanarak aynı gün yürürlüğe giren bu yasa, gazetecilerin bazı sosyal haklarını güvence altına almaktadır. 

İşverenlere, iş sözleşmelerinin “yazılı olarak yapılması”, sözleşmelere “işin nev’i”, “ücret miktarı”, “gazetecinin kıdemi”, öğelerinin mutlaka konulması, “ücretlerin peşin ödenmesi” gibi bazı yükümlülükleri getiren ve bugün kısaca “212 Sayılı Yasa” olarak anılan yasa, gazetecilik mesleğine girenlere ve çalışmakta olanlara, kısıtlı da olsa bazı haklar getirmiş, o güne dek görülen başıboşluğa kısmen son vermiştir. 

Bu yasanın önce “çıkmaması” için ve çıktıktan sonrada “değiştirilmesi” için, bir kısım gazete sahipleri büyük çaba göstermişler, fakat yaşamın ileriye doğru gelişen gücü karşısında başarılı olamamışlardır. Dokuz gazete patronunun çabalarından biri de, gazetelerini 1961 Ocak ayında üç gün süreyle yayınlamamalarıdır. Babıâli’de “Dokuz Patron Olayı” olarak anılan bu olayı bugünün genç gazetecilerine hatırlatmakta, bilimsel inceleme yapacaklara kısa da olsa önbilgiler vermekte yarar vardır. 

“GAZETEMİZİ ÜÇ GÜN KAPATIYORUZ” 
10 Ocak 1961 sabahı, gazetelerini ellerine alan okuyucular, yukarıdaki başlıkla karşılaştılar. Bu başlığın altında, çerçeve içinde, dokuz gazete patronunun ortak bildirisi yer alıyordu. Bildiride, önce 27 Mayıs Devrimi övülüyor, arkasından da“... Milli Birlik Komitesi tarafından ilan edilen basınla ilgili kanunlar, milletçe girilen bu aydınlık devirde, basını emsali görülmemiş bir tehlikenin içine atmıştır.” deniliyordu. 

(AKŞAM, CUMHURİYET, DÜNYA, HÜRRİYET, MİLLİYET, TERCÜMAN, VATAN, YENİ İSTANBUL, YENİ SABAH) imzalarını taşıyan ortak bildiride sözü edilen yasalar, yukarıda kısaca anlatılan “212 Sayılı Yasa” ile Basın İlan Kurumu’nun oluşturulmasıyla ilgili 195 sayılı yasa idi. 

Dokuz gazete patronuna göre bu ilk yasa, bildirideki orta deyişle, “Doğrudan doğruya temel hak ve hürriyetleri kısıntıya sokabilecek” nitelikteydi ve müteaddit müracaatları neticesiz kaldığından ve teessürlerinin ifadesi olmak üzere” gazetelerini üç gün süreyle kapatmaya karar vermişlerdi. 

İŞİN İÇYÜZÜ... 
Okuyucular, çalışan gazetecilere sosyal haklar getiren yasaların, neden birer “tehlike” olduğunu, neden“temel hak ve hürriyetleri kısıntıya sokacağını” gerekçeli olarak açıklayan satırları, bildiride boş yere aradılar ve işin, aslında, basın özgürlüğü ile değil, patronların çıkarlarıyla ilgili olduğunu, ancak ertesi gün yayına başlayan ve çalışan gazeteciler tarafından çıkarılan “BASIN” adlı gazeteden öğrendiler. 

Bu olaydan önceki gelişmeleri şöyle özetleyebiliriz:1960’ın son aylarında, adı geçen iki yasanın hazırlık döneminde, Milli Birlik Komitesi, işçi ve işveren temsilcilerini Ankara’ya çağırmış, bir dizi seminer düzenlemişti. İşverenler de çalışanlar da burada düşüncelerini dile getirirlerken, bazı patronlar, gazetelerinde her iki yasayla ilgili hazırlıkları ağır dille eleştirmişler ve “gerçek gazetecilerin düşünülmediğini” öne sürmüşlerdi. Örneğin, bunlardan Falih Rıfkı Atay, “İşin acelesi yok. Olsa bile Milli Birlik Komitesi üyelerinin, hakiki basın temsilcileri ile HESAP KİTAP masa üstünde konuşarak durumun gerçeklerini tespit etmelerini arzu ederiz” demişti. Oysa Ankara’daki toplantılara, bütün basın dernekleri, sendikaları ve gazete sahipleri sendikalarının her ikisi de çağrılmışlardı. Örneğin, İstanbul Gazeteciler Sendikasını Hasan Yılmaer ve Ömer Sami Coşar, Ankara Gazeteciler Sendikası’nı İlhami Soysal, İstanbul Gazeteciler Cemiyetini Nuyan Yiğit ve görevlendirilen Hayri Alpar ve Şemsi Kuseyri, Ankara Gazeteciler Cemiyeti’ni Altan Öymen, Gazete Sahipleri Sendikası’nı Akşam Gazetesi’nin sahibi Malik Yolaç ve Naşit Uluğ temsil ediyorlardı. 

Atay’ın seminerlere katılan gazetecileri “gerçek gazeteci” saymaması üzerine, İstanbul Gazeteciler Sendikası, Basın Şeref Divanı’na başvurarak yazarın kınanmasını istemişti. Aynı günlerde Yeni Sabah ve Vatan Gazeteleri patronlarının da yasa hazırlıklarını ağır dille eleştirdikleri henüz belleklerdedir. Patronların öfkesi sürerken, yasanın Milli Birlik Komitesi’nde kabul edildiği açıklanmış, bunun üzerine dokuz gazetenin sahibi, yasa, daha Resmi Gazete’de yayınlanmadan, yukarıda açıklanan ortak bildiriyi kaleme alıp gazetelerini kapatmaya karar vermişlerdi. 9 Ocak’ta alınan karar 10 Ocak 1961’de yayınlanmadan önce, patronlara karşı ilk tepki, gazetelerin yazı işleri müdürlerinden geldi: Çoğu, söz konusu bildirinin çıktığı gazetelerine “Sorumlu Müdür” olarak imzalarını koymayacaklarını bildirdiler ve koymadılar. Dünya’nın yazı müdürlerinden Sami Karaören ve Hikmet Çağlayan, Milliyet’in yazı müdürlerinden Hasan Yılmazer ve Vatan’ın yazı müdürlerinden Mesut Özdemir ile Gökşin Sipahioğlu bunlar arasındaydılar. 

10 Ocak günü dokuz patronun bildirisi gazetelerinde yayınlanırken, İstanbul Gazeteciler Sendikası’nda da olağanüstü bir gün yaşanıyordu. Çalışan gazeteciler,27 Mayıs öncesindeki karanlık günlerde bir araya gelemeyen gazete sahiplerinin, bu kez çıkarları söz konusu olunca nasıl kol kola girdiklerini somut olarak görmüşlerdi. 

Sendika o gün bir bildiri yayınlayarak şöyle dedi:“Bu kapanma kararı, gazetelerin tesis ve maddi imkânlarını ellerinde bulunduran gazete sahipleri tarafından verilmiştir. Basını Meydana getiren asıl ve büyük kütle olan biz yazı işleri müdürleri, sekreterler, istihbarat şefleri, muharrirler, muhabirler, foto muhabirleri, karikatüristler, ressamlar, musahhihler (düzeltmenler) ve diğer fikir işçilerinin böyle bir kararda oyumuz olmadığı gibi, bu hareketi asla tasvip etmemekteyiz.” 

Bildiride, 27 Mayıs öncesinde fikir işçilerinin cop yedikleri, hapse girdikleri, yollarının kesildiği günlerde herhangi bir davranışta bulunmayan gazete sahiplerinin tutumu sergileniyor ve “Fikir işçilerinin haklarını teminat altına alan kanunun çıktığı sırada, gazete kapatmak suretiyle Milli Birlik Komitesi’ni protesto yoluna gitmeleri” kınanıyordu. 

Gazeteciler, aynı gün Sendikadan başlayan sessiz bir yürüyüş yaptılar. Ellerinde “Simidimiz ve hürriyetimiz için”, “Çalışan gazeteciye cop, patrona hazır lop” gibi dövizler taşıdılar. 

ÇALIŞANLARIN ORTAK ÜRÜNÜ: “BASIN GAZETESİ” 
Sendika, 10 Ocak 1961 günü yaptığı toplantıda, patronun üç günlük boykotu sırasında “BASIN” adlı bir gazete yayınlamaya karar vermişti. Yönetim kurulu, aynı gün İstanbul Valisi Orgeneral Refik Tulga’yı ziyaret ederek durumu anlatmış, gerekli formaliteler için desteğini istemişti. Fikir ve kol işçilerinin elbirliği ile 11 Ocak 1961 günü çıkarılmaya başlanan, çalışanların ortak ürünü “BASIN GAZETESİ”nin sahipliğine sendika üyesi Selçuk Çandarlı, Genel Yayın Müdürlüğü’ne Abdi İpekçi, Sorumlu Yazı işleri Müdürlüğü’ne Semih Tuğrul ve Teknik Müşavirliği’ne de Murat Kayahanlı getirilmişlerdi. 

Patronların üç günlük boykotu sırasında düzenli bir şekilde yayınlanan basın gazetesi, teknik olanaksızlıklar nedeniyle bazı eksiklikler taşıyordu ama gerek “Haktan ve gerçekten yana” oluşu, gerek“meslek onurunu koruyuşu” ile okuyucuların büyük ilgisini toplamış ve 100 bin tiraj gibi o gün için önemli bir noktaya ulaşmıştı. 

Gazetenin il günkü başlıklarından bir bölümü şöyleydi:
“DAİMA HALKIN HİZMETİNDEYİZ. 
– DOKUZ İŞVERENİN GAZETELERİNİ KAPATMALARI ÜZERİNE FİKİR İŞÇİLERİ SESSİZBİR PROTESTO YÜRÜYÜŞÜ YAPTILAR. 
– MİLLİ BİRLİK KOMİTESİ İLE BERABER OLAN GAZETECİLERİN BU HAREKETİNİ HALK VE GENÇLİK TEŞEKKÜLLERİ DESTEKLERDİ.” 

10 Ocak 1961 günü Türkiye Radyolarında “Olaylar ve Yankıları” saatinde yayınlanan yorumla ilgili bir haber de, “BASIN GAZETESİ”nde yer almıştı. Haberde, yorumcunun, “Patronlar daha kanunu görmeden telaş içinde acele etmişlerdir.” Dediği belirtiliyordu. Yorumcu, yasayla ilgili olarak düzenlenen seminerlere gelmeyen gazetecilerin dahi düşüncelerinin alındığını bildirmiş ve “Kanun, hürriyetlerinin sınırlarının, fikir işçilerinin hürriyet sınırlarında bittiğini bilmeyen dokuz gazete işvereninin menfaatlerini de haksever kaidelere bağlamıştır.” demişti. 

Gazetelerin çıkmadığı ilk günün diğer gelişmeleri de şöyle özetlenebilir: 

* Milli Birlik Komitesi Sözcülüğü”nden yapılan açıklamada, “Bırakın üç gün değil, diledikleri kadar çıkarmasınlar... Yıllardan beri hak ve hukuk müdafii olduklarını iddia eden bazı yazarlar, ufak bir menfaat peşinde hak ve hukuktan ne derece ayrılabileceklerini göstermiş bulunuyorlar” denilmişti. 

* Yurdun dört bir yanındaki gazeteci kuruluşları, dokuz patronun tutumunu kınamışlardı. Anadolu basını, çalışan gazetecilerin yanındaydı. 

* İstanbul’da gazete dağıtıcıları bir sessiz yürüyüş yapmışlar ve halk tarafından alkışlanmışlardır. 

* İstanbul gazetelerinin yazı işleri müdürleri, bir bildiri ile, “Basının hakikaten emsali görülmemiş bir tehlikenin içine sokulduğu günlerde dahi başarılamamış bir hareketi” şimdi başaran dokuz gazete sahibini protesto etmişlerdi. 

* Aynı gün fikir işçilerinin çok büyük bir bölümünün imzalayıp yayınladığı başka bir bildiride de “Eniptidai meslek haklarıyla beraber, insanlık haysiyetleri de gazete sahibinin küçücük bir öfkesine, kaprisine ve menfaat endişesine kurban edilen Türk gazetecisi, yeni kanunla en tabii haklarını elde etmiş bulunuyor.” denilmişti. 

* İstanbul Basın Teknisyenleri Sendikası’nın gönderdiği telgrafta, gazete sahipleri kınanmış ve“Kendilerini hürriyet ve insan haklarının müdafii olarak efkârı umumiye ye empoze edenlerin, aşırı kazançlarından pek cüz’i bir miktarını, varlıklarının yaşamasına sebep olanlara tevzii gibi adilane bir karar karşısında takındıkları tavrı, basının emek unsuru olan bizler şiddetle protesto ederiz” denilmişti. 

* Ankara’da yayınlanmakta olan Öncü gazetesi, 9 gazete sahibini kınamış ve sendikanın yanında yer almıştı. Öncü’de çalışanlar, gazetelerini İstanbul’a götüren araçlarla yola çıkmışlar ve dokuz patronu kınayan yazılarla dolu gazetelerini kendileri satmışlardı. Çünkü dokuzlar, o üç gün içinde diğer gazetelerin satılmaması için dağıtımcılara talimat vermişlerdi. Öncü gazetesinde bu noktaya da değinen Altan Öymen şöyle yazmıştı: 

“Bu, dokuzlar tröstünün karşısındakilerin fikir ve haber verme hürriyetine ve okuyucunun haber alma hürriyetine karşı asgari toleransa sahip olmadıklarını gösteren enteresan bir misaldir. Ellerinde iki gün sonra gene hâkim olacakları gazeteler var. Önce karşısındakileri dinleyip, iki gün sonra istedikleri cevabı verebilirler... Ama bütün bunları, bu imkânları ellerinde mahfuz tutmakla yetinmiyorlar. Karşılarındakilerin seslerini hançerelerinde boğmak için, daha başlangıçta, özel metotların peşinden gidiyorlar.” 

ORTAK ÜRÜNÜN SON BAŞYAZISI
"BASIN GAZETESİ"nin üçüncü ve son sayısında çıkan başyazıda özetle şu görüşler yer aldı:

"Çıkarken ne demiştik? (Üç gün sizi gazetesiz bırakmayacağız.) Ve işte bırakmadık. Bu sözümüzü tutmak için insanüstü bir çaba sarf ettik. Günümüzü gecemize kattık. Neler mi yaptık? Önce yazılarımızı yazdık, haberlerimizi hazırladık, sonra dizdik, sonra bastık, paketledik ve onları sırtımızda taşıdık. "Basın"ı sizlere ulaştırdık.

Biz bunlara yabancı değildik. Her birimiz ayrı ayrı, yıllarca ta mesleğe başladığımız ilk günden beri kaç defa kendi gazetelerimiz için bunu seve seve yaptık. Kim bilir kaç defa aynı fedakârlıkla da yapacağız. Bundan sadece sevinç duyuyoruz. Zira bu bizim meslek andımız ve haysiyetimizdir. Bizim meslekten beklediğimiz bütün kazanç, bu manevi zenginliktir."

Başyazının sonunda, ortadaki hava dağılmaz ve elde edilen haklara karşı olan "zihniyet" devam ederse, basın emekçilerinin bütün güçleri ile yeniden savaşacakları ve "Kanun teminatı altındaki haklarından asla fedakârlık etmeyecekleri" belirtiliyordu.

SONUÇ VE ACI BİR ANI
Gazetecilerin sosyal haklarını güvence altına alan 212 Sayılı Yasa'ya karşı dokuz gazete işvereninin üç gün süreyle gazetelerini kapatma kararı, hem meslek çevrelerinde hem de kamuoyunda tepki ile karşılanmıştır. "Basın Özgürlüğü'nü "lokavt"la bir tutan işverenler, bu olaydan sonra da 212 Sayılı Yasa'nın sağladığı hakları kaldırmak için çaba harcamış, fakat sonuç alamamışlardır. Yasayı geri aldırmayan işverenlerden bazıları, kanunların boşluklarından yararlanarak, fikir işçilerinin üzerinde baskı kurmaya çalışmışlardır. "Askere giden gazeteciye ücret ödememek", "Gebelikte ücret ödemekten kaçınmak", "Sözleşmenin feshi halinde, gazeteciye üç ay süreyle ücret ödemekten kurtulmak" gibi konularda kendilerince parlak "buluş"lara yönelmişler, örneğin gazetecilerde üzeri tarihsiz, "peşin istifa" dilekçeleri almak yoluna gitmişlerdir. Bu buluşlar öyle aşamalar geçirmiştir ki, bazı gazetelerde, mesleğe yeni girenlere, "Her türlü yasal hakkımı tam olarak aldım." cümleleri ile başlayan "ibra" kâğıtları bile imzalatılmıştır. Bu yollara karşı gazeteciler, yargı organları önünde başarılı savaşımlar vermişler ve haklarından vazgeçmemişlerdir.

212 Sayılı Yasa'yı benimsemek istemeyen bazı işverenlere karşı gazetecilerin örgütlü ikinci mücadelesi de 1963 yılında yaşanmıştır. "Asgari ücret"leri yüksek bulan bazı gazete sahipleri hem bunları uygulamamış hem de 212 Sayılı Yasa'ya karşı yeniden hücuma geçmişlerdi. 1962'nin sonlarında Dünya'nın başlattığı kampanya, Ocak 1963'te Yeni Sabah'ta yayınlanan bir başyazı ile doruk noktasına çıkıyor. "Bir çırpıda çıkan harika bir kanun" diye nitelenen 212 Sayılı Yasa'nın "kendilerine fikir işçileri adı takılan" ve toplamı ancak 700 olan kişilere imtiyaz sağladığı öne sürülüyordu. Yeni Sabah, gazeteciliğin meşakkatli bir meslek" olduğunu söyleyen Çalışma Bakanı'na çatıyor ve yasanın "temelinden yıkılmasını" istiyordu. Yeni Sabah'ta bu başyazının yayınlandığı 26 Ocak 1963 günü, Türk Basını, görev başında üç şehit veriyor, Hürriyet Gazetesi muhabirlerinden Yüksel Kasapbaşı, foto muhabiri Abidin Behpur ile gazetenin şoförlerinden Yüksel Öztürk, Trakya'daki şiddetli kışın yarattığı durumu yerinde saptamaya çalışırlarken donarak ölüyorlardı.

Basının üç şehidi, bazı işverenlere acı bir cevap vermişlerdi.

Gazeteciler o gün sendikaya başvurarak, çalışan gazetecilere karşı tavır takınan gazetelerin protesto edilmesini istediler. 28 Ocak günü üç şehidin toprağa verilmesinden sonra, 29 Ocak 1963 günü, yüzlerce gazeteci, 212 Sayılı Yasa'ya karşı hala direnmeye çalışan dört gazeteyi protesto etti. Sendika başkanı İhsan Ada yürüyüş sona ererken, "Şu topluluk, çalışanların dayanışma gücü olduğunu gösterir." dedi. Gazetecilerin taşıdıkları dövizlerde şu cümleler okundu:

"Gazeteciyi halkı aldatmakta kullanamazsınız.", 
"Rotatifler beyinsiz olmaz", 
"Sana sefa bize cefa", 
"Düşünce özgürlüğünün yanında, sömürücülüğün karşısındayız."

Bu incelemeyi, protesto yürüyüşüne neden olan olaylardan birini oluşturan Yeni Sabah'ın başmakalesine karşı, gene aynı gazetede 27 Ocak 1963 günü çıkan Nezihe Araz'ın yazısından bir bölümle bitirelim:

"Bazıları gazetecilik mesleğini çok meşakkatli bulmayabilir, bazıları bir avuç gazeteciye tanınan asgari ücret meselesi gibi bir mevzuu, onların asla layık olmadığı, haksız bir imtiyaz olarak değerlendirebilir. Ama aziz çocuklar, değil asgari ücret, artık sizlere verilebilecek ücretlerin en azamisi bile lütfedilse ne fayda var? Siz mesleğimizin aziz şehitleri olarak aramızdasınız. Bu yolda ne ilksiniz, ne sonsunuz. Siz Çatalca'ya doğru yola çıkarken, ne kadar iyi biliyorum, ne ikramiye, ne tazminat ne de herhangi bir menfaat düşünüyordunuz."]]></content:encoded>
		    <image>https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/calisan-gazeteciler-gunu-2579.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/calisan-gazeteciler-gunu-2579.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/calisan-gazeteciler-gunu-2579-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/calisan-gazeteciler-gunu-2579.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.canim.net/calisan-gazeteciler-gunu/37/</link>
			<pubDate>Sun, 15 Aug 2021 19:44:15 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Dünya Felsefe Günü]]></title>
			<description><![CDATA[Dünya felsefe günü, felsefe ne zaman doğdu, felsefe nedir, dünya felsefe günü ne zaman, dünya felsefe günü hakkında bilgi, dünya felsefe günü önemi.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Artık felsefenin de bir günü var. Her yıl Kasım ayının üçüncü Perşembe günü, DÜNYA FELSEFE GÜNÜ olarak kutlanmaktadır. Bu konudaki önerinin, Türkiye Felsefe Kurumu tarafından getirildiğini ve UNESCO tarafından da kabul edildiğini hatırlatmak yerinde olur. 1946 yılında resmen yürürlüğe giren Birleşmiş Milletler, Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu (United Nations Educational, Scientific and Cultural Organization: UNESCO), savaş ve çatışmaların ilk çıkış yerinin insan zihni olduğunu belirtir. Dünyamızdaki olumsuz gelişmelerin önce zihinlerde başlaması nedeniyle, UNESCO’nun birtakım ilkeleri yaygınlaştırmayı amaçladığını görüyoruz. DÜNYA FELSEFE GÜNÜ dolayısıyla, ülkemizde bazı üniversiteler ve liseler etkinlikler düzenlemektedir. Son derece memnunluk verici bu etkinliklerin gitgide çoğalması ve felsefenin öneminin daha fazla anlaşılır olması günümüzde daha çok önem kazanmıştır. DÜNYA FELSEFE GÜNÜ nedeniyle felsefenin gündeme gelmesi önemlidir;

Çünkü gerek dünyada gerekse ülkemizde felsefeye duyulan gereksinimin arttığını görüyoruz. İnsanlığın karşı karşıya olduğu problemler kadar, ülkemizin kendine özgü problemleri de, olaylara felsefenin ışığında da bakabilmeyi gerekli kılmaktadır. Savaşların ve çatışmaların bitmek bilmediği, savaş tacirlerinin her türlü yolu ve yöntemi kullanmaktan çekinmedikleri günümüz dünyasında barış, özgürlük, insan hakları, insanın onuru ve değerlerin savunulmasında felsefenin temellendiriciliği ve aydınlatıcılığı büyük önem taşımaktadır. Yaşadığımız dünyayı daha iyi, daha insancıl bir dünyaya dönüştürmede ve uygarlık maskesiyle gizlenmeye çalışılan modern barbarlıklara başkaldırmada felsefenin işlevi yaşamsal bir önem taşımaktadır.

2002 yılından itibaren kutlanmaya başlanan DÜNYA FELSEFE GÜNÜ dünya problemlerine felsefe ile de bakabilme bilincinin yaygınlaştırılmasında önemli bir işlev oluşturacaktır. Böyle bir günün saptanmasında Uluslararası Felsefe Kurumları Federasyonu’nun çok değerli çabaları olmuştur. Prof. Dr. İoanna KUÇURADİ’nin başkanı olduğu Türkiye Felsefe Kurumu sözü edilen federasyonun aktif bir üyesidir. Türkiye Felsefe Kurumu bir sivil toplum kuruluşu olarak, gerek ülkemizde gerekse dünyada felsefe ve insan hakları bilincinin yaygınlaştırılması konusunda önemli sorumluluklar üstlenmiştir. DÜNYA FELSEFE GÜNÜ nedeniyle, felsefenin gündeme gelmesi pek çok bakımdan yararlı olacaktır. Gün dolayısıyla etkinlikler yapılabilir. Söyleşiler, konferanslar, paneller vb. yoluyla felsefecilerimiz, felsefeye ilgi duyan kişilerle bir araya gelerek felsefe sevgisinin ve ilgisinin güçlenmesine katkıda bulunabilirler.

Felsefecilerin yalnızca yazılarıyla ve kitaplarıyla değil konuşmaları ve eylemleriyle de insanların içine çıkmaları gereklidir. Prof. Dr. İoanna KUÇURADİ’nin 2004 yılında yayımladığı DÜNYA FELSEFE GÜNÜ kutlama mesajı felsefenin toplumla ilişkisi açısından önemli belirlemelerle doludur: ‘‘Bütün dünyadaki felsefeciler çeşitli etkinliklerle Dünya Felsefe Günü’nü kutluyor. Felsefe fildişi kulesinden çıktı artık. Ama önümüzde yürüyecek uzun ve engebeli bir yol var. Bu yolda Dünya Felsefe Günü, olan bitene ve yapmak üzere oldukları felsefi değer bilgisiyle bakmaya ve bilgiyle düşünmeye çoğu insanın ayıracak vakti olmadığı felsefenin ne işe yaradığını göstermek ve bu amaca hizmet eden bir felsefe eğitiminin dünyamızda neler sağlayabileceğini hatırlatmak için bir fırsat oluşturuyor.’’

Felsefe eğitiminin dünyamızda sağlayabileceği en önemli işlevi, insanın dogmalardan arınmasını sağlayabilen bir anahtar olmasıdır. 10–17 Ağustos 2003 tarihleri arasında İstanbul’da düzenlenen 21. Dünya Felsefe Kongresi’nin açılış konuşmasında Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet SEZER felsefenin işlevini şöyle vurgulamıştır: ‘‘İnsanlık bir yandan kendini geliştirip özgürleştirirken öte yandan gelişmiş toplumlarla azgelişmiş toplumlar arasında büyüyen uçurum, eşitlik, yoksulluk, bilgisizlik, kültürsüzleşme, bağnazlık ve bunlardan kaynaklanan terör, kültürlerarası çatışma, moral değerlerde çözülme gibi sorunların üstesinden gelmeye çalışmaktadır (...) Felsefe insanın yaşamını, değerlerini, amaçlarını sorgulamakta, varlığı bütün olarak ele almakta, temelde insanın sorgulayabilme yeteneğine dayanmaktadır (...) Felsefenin geliştirdiği kuşkuculuk ve eleştirel düşünce, bilimsel düşüncenin, yenilikçi buluşların temelini oluşturmuştur.

Eleştirel, sorgulayıcı ve çözümlemeci düşüncenin önem kazandığı dönemler, bilimsel üretim ve aydınlanmacı gelişmelerin önünü açmıştır. Dünyada ortaçağın karanlığından, skolastik düşüncenin dar ve tutucu kalıplarından, felsefi düşüncenin sorgulayıcı ve eleştirel yaklaşımı ile çıkmıştır.’’ Ülkemizde felsefe adına yapılabilecek önemli işler vardır. Felsefenin eğitim kurumlarımızda amacına uygun olarak yer alması, üniversite içinde farklı bölümlerinde bilim felsefesi, insan haklarının felsefesi ve eğitim felsefesi gibi derslerin okutulması, felsefe öğretmenlerine ayrılan kadro sayısının arttırılması sağlanabilecek ilk adımlardır.

Gelecekte DÜNYA FELSEFE KUTLAMALARI yaygınlık kazanacaktır. Milli Eğitim Bakanlığı belirli gün ve haftalar listesine DÜNYA FELSEFE GÜNÜ’nü almıştır. Bu günün yaygınlaştırılmasında başta basın kuruluşlarına ve eğitim kurumlarına, sorumluluklar düşmektedir.]]></content:encoded>
		    <image>https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/dunya-felsefe-gunu-9577.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/dunya-felsefe-gunu-9577.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/dunya-felsefe-gunu-9577-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/dunya-felsefe-gunu-9577.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.canim.net/dunya-felsefe-gunu/36/</link>
			<pubDate>Sun, 15 Aug 2021 19:36:50 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Enerji Tasarrufu Haftası]]></title>
			<description><![CDATA[Enerji tasarrufu haftası, enerji tasarrufu haftası günü, enerji tasarrufu haftası hakkında bilgi.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Enerjinin insan hareketinde, insanın günlük yaşantısında çok büyük bir yer tuttuğu muhakkaktır. Bu önemli ihtiyacın bilinçsiz kullanılması, insan geleceğine bir çok olumsuz etkiyi de beraberinde getirecektir. Enerjinin gereği kadar ve bilinçli olarak kullanılmasını sağlamak için her yıl 11 – 18 Ocak tarihleri arasında Enerji Tasarrufu Haftası kutlanır.

Hafta içinde, bütün yurtta enerji tasarrufu ile ilgili toplantı ve açık oturumlar düzenlenir. Radyo ve televizyonda enerji tasarrufunu işleyen programlar yayınlanır. Okullarımızda enerjide tutumlu olmanın önemi anlatılır. Alınması gereken önlemler belirtilir. Öğrenciler arasında enerji tutumu ile ilgili afiş, karikatür, resim ve kompozisyon yarışmaları düzenlenir. Bu yarışmalarda derece alanlara ödülleri dağıtılır. Bu çalışmaların amacı, enerjinin iyi kullanımını sağlamaktır.

Günümüzde enerjinin önemi gittikçe artıyor. Enerji iş görebilme, iş yapabilme gücüdür. İki tür enerji vardır. Durum enerjisi ve Hareket Enerjisi. Durum enerjisi cisimlerin durumu nedeniyle sahip olduğu enerjidir. Cismin hareketi sırasında oluşan enerjiye de hareket enerjisi denir.

Evde, işyerinde, toplum yaşamının her alanında makineler kullanılır. Makineler insanların işlerini kolaylaştırır. Az emekle kısa sürede büyük işler görülmesini sağlar.

Evimizdeki buzdolabı, elektrik süpürgesi, çamaşır makinesi annemizin işlerini kolaylaştırır. Traktör çiftçilerin az zamanda çok iş yapmalarını sağlar. Kullandığımız araç ve gereçlerin, giyeceklerimizin çoğu fabrikalarda, makinelerle üretilir. Bütün makineler enerji ile çalışır. Makinelerden düzenli ve sürekli olarak yararlanabilmek için enerjiyi tutumlu kullanmak zorundayız.

Başlıca enerji kaynaklarımız; elektrik, su, güneş, kömür ve petroldür. Bu enerji kaynaklarından elektriği kendimiz üretiyoruz. Güneş ışığından ve sularımızdan doğal enerji olarak yararlanıyoruz.

Yalnız petrol ülkemizde yeterince çıkmadığı için petrolün yarısını dışarıdan alıyoruz. Son yıllarda kömür rezervlerimizin azalması sebebi ile onu da dışarıdan ithal etmeye başladık. Bütün bu enerji alımları, ekonomimiz için ağır bir yüktür. Dış satım gelirimizin büyük bir bölümü petrol alımına harcanıyor. Ulusal ekonomimizin düzelmesi için enerjiyi tutumlu kullanmak zorundayız. Enerjinin yetersizliği, üretimin düşmesini, yurt ekonomisini ve günlük yaşantımızı etkilemektedir.

Enerjide tutum, sınırlı enerji kaynağının en verimli biçimde kullanımıdır. Gereksiz enerji tüketiminin ve kayıplarının azaltılmasıdır. Enerjide tutum aynı işi daha az enerji ile yapmaktır. Enerji Tutum Haftası içinde öğrendiklerimizi yaşam boyu uygulayalım. Evimizde boşa yanan lambaları söndürmeyi unutmayalım. Bozuk musluklarımızı onaralım. Suyumuzun boşa akmasını önleyelim, izlemediğimiz program süresince televizyonu ve radyoyu kapatalım. Kışın pencere yalıtımlarına daha çok özen gösterelim. Enerji tasarrufu konusunda öğrendiklerimizi, dinlediklerimizi ömür boyu uygulayalım.

UZUN MEHMET
Aşağıda, Uzun Mehmet’in enerji kaynaklarımızdan maden kömürünü buluşunu okuyacaksınız.

Maden kömürü, maden kömürü, derler. Nedir bu maden kömürü ? kara bir taş. Evet kara bir taş.

Fakat bu kara taş, bir memlekete yiyecek kadar gerekli. Buğday kadar, et kadar gerekli. Maden kömürü ile tren işler, vapur işler, fabrika işler.

Bundan uzun yıllar önce Türkiye’de maden kömürü var mı yok mu bunu bilen yoktu. Bizde maden kömürünü ilk defa Uzun Mehmet adında bir genç buldu. Böylece memlekete büyük hizmet etti.

Uzun Mehmet bir köylü çocuğuydu. Zonguldak’ta bir köyde doğdu. Büyüdü, asker oldu. İstanbul’a gitti. Orada deniz eri olarak askerlik yaptı. Maden kömürünü ilk defa askerlikte gördü. Onun memlekete ne kadar gerekli bir şey olduğunu askerlikte öğrendi.

Günler geçti. Askerlik bitti. Son gün erler toplandılar. Uzun Mehmet de onların içindeydi. Bölük komutanı geldi. Elinde bir parça maden kömürü vardı. Dedi ki:

? Arkadaşlar, bunun maden kömürü olduğunu öğrendiniz. Şimdi biz bunu para ile alıyoruz. Türkiye’de maden kömürü var mı yok mu bilen yok. Varsa bulmak lazım. Onu bulmak memlekete çok büyük bir hizmet olacak. Gittiğiniz köyde, dağda, derede, her yerde bu kömürü arayın arkadaşlar.

Bölük komutanı her ere bir parça maden kömürü verdi. uzun Mehmet de bir parça aldı, torbasına koydu, yola çıktı. Birkaç gün sonra köye vardı.

Uzun Mehmet, köyde nereye gitse maden kömürü parçasını da yanına alıyordu. Her yerde maden kömürü arıyordu.

Bir sabah, erkenden evden çıktı. Bütün gün yürüdü. Akşam üzeri bir uçurumun önüne geldi. Burası tam bir maden kömürü yatağı idi.

Uzun Mehmet : 

? Buldum işte ! Şimdi buldum ! diye sevindi.

Hemen işe başladı. Kömürü kazdı, ondan bir çuval aldı, eve götürdü. Birkaç parça aldı, ocağa attı. Bunlar maden kömürüydü. Hem de iyi cins maden kömürü. Çok güzel yanıyordu.

Birkaç gün sonra Uzun Mehmet İstanbul’a gitti. Orada komutanını buldu. Ona bulduğu kömürü gösterdi. Bölük komutanı kömürü aldı, baktı:

? Evet bu maden kömürü. Hem de iyi cins maden kömürü. Aferin Mehmet. Bunu nereden buldun, dedi.

Mehmet : 

? Zonguldak’ta diye cevap verdi.

O gün bölük komutanı : ”Uzun Mehmet Zonguldak’ta maden kömürü buldu” diye hükümete haber verdi. hükümet Uzun Mehmet’e aylık bağladı.

Bir gün geldi, herkes gibi Uzun Mehmet de öldü. Fakat “Uzun Mehmet” adı kaldı. Hiç unutulmadı.

Enerji Tasarrufu Haftası Sözleri
» Enerji savurganlığı bütçemizi eritir.

» En ucuz enerji, tasarruf edilen enerjidir.

» Üretimde süreklilik, enerjide tutumla olur.

» Yaya gidilecek yere otomobille gitmeyelim.

» Enerji daha güçlü atılımlar için birikimdir.

» Damlaya damlaya göl olur.

» Gereksiz harcanan enerji, kaybedilen emektir.]]></content:encoded>
		    <image>https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/enerji-tasarrufu-haftasi-7171.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/enerji-tasarrufu-haftasi-7171.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/enerji-tasarrufu-haftasi-7171-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.canim.net/images/haberler/2021/08/enerji-tasarrufu-haftasi-7171.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.canim.net/enerji-tasarrufu-haftasi/35/</link>
			<pubDate>Sun, 15 Aug 2021 19:29:59 +0300</pubDate>
			</item></channel>
</rss>