kuşlar bize göz kırptı
Kiremitleri bir bir sayılan sıvasız, çatısız evlerin avlularından domatesli bulgur pilavı kokularının sokaklara dağılıp tezek, iğde kokularına karıştığı ve “bir varmiş bir yohmiş allahın kuli çoğmiş” diye başlayan masallardaki mucizelerin nâ’çâr hallerimizle fena takıştığı o yıllarda, kentin bittiği yerin, Diyarbakır’ın Bağlar semti Kuruçeşme mahallesinin “sınır” çocuklarıydık.
Yağmur sularının oluşturduğu birikintilerde yüzen, yıkanan kaz ve ördek sürülerinin huzurunu kaçırıp, o çamur deryalarında incinmeden, tiksinmeden boğuşan hırnıkli (sümüklü) Mıhâme’ler, Sılo’lar, Yilo’lardık.
Birbirimizi daha çok kızdırmak istediğimizde “rütto” der, böylelikle öfkemizi bileyip daha hınçla, coşkuyla boğuşurduk. ”Rût”, Kürtçe’de çıplak anlamındaydı; her birimiz rüttoluğu reddetmek adına o çamurlu sularda debelenirken, aslında topumuzun da “rût”, yani cısçıplak olduğumuzu birbirimize itiraf edemez, bunu bilmez, düşünmez, hem bilsek bile belki kabullenmezdik.
Orada hayat bütün yalınlığıyla sürerken, akşamüstleri komşu at arabacılar, faytoncular koşumlarından söktükleri atlarını şefkatle avlulardaki ahırlara çekip tulumbalı kuyulardan, çeşmelerden taşıdıkları sularla yıkar, atların gövdelerinden süzülen kirli sular, dar, kasvetli sokağımıza dağılıp minik dereler oluştururdu.
Önce kediler, kazlar, ördekler, sonra tavuklar sularını akşamüstlerinin o minik derelerinden içer ve o su birikintileri yayılıp, parke taşlarıyla döşeli sokağımızda ağaç köklerine dağılırlardı.
Otuz kırk haneli Yeniköy, tek katlı, toprak evlerinin yanı başında upuzun dut ağaçlarıyla görünür, o köy ile mahallemizi sadece geniş bir buğday tarlası ayırırdı. Bir taş atımı uzağımızdaki Yeniköy’e bakan sokağımızda kedilerden ağaçlara, analardan evlatlara herkes memnundu halinden. Hayat memnundu bizden…
O yıllar bölgenin tek havaalanı hemen karşımızda, Yeniköy’ün bitişiğindeydi. Sabahın ilk ışıklarından itibaren gün boyu keşif uçuşları yapan, bölgenin muhtelif askeri üslerine, sınır boylarına gidip dönen jetlerin, helikopterlerin kulaklarımızı tırmalayan gürültüleri tümünün pistlerine dönmeleriyle kesildiğinde, nöbeti güvercinler devralır, Bağlar semtinin kuşbazları, evlerinin damlarından ayrı ayrı salarlardı güvercinlerini gökyüzüne…
Rengârenk güvercinler beşerli onarlı gruplar halinde taklalar atarak kanat şakırtılarıyla yükselip, bakır bir siniyi andıran akşam güneşinin kızıllığında kavisler çizerek uçuşurlardı.
Güvercinler, gündüzlerimizin göğünü işgal eden o demir ve çelik yığını felaketleri adeta gökyüzüne unutturmak istercesine, günbatımına dek gökyüzünde yükselerek dönerlerken, her akşamüstü evimizin damında o güvercinleri bıkmadan, yorulmadan izlemekten bazen boynum tutulurdu…
Akşamın kızıllığı, yavaş yavaş yerini geceye bıraktıkça anaların da ilenmeleri artardı avlulardan. Evlerin damlarının birbirine uzaklığı üç beş metreyi geçmediğinden, konuşulanlar da kolayca duyulurdu:
“Başşın yiye kuşlaar! Rebbi heyr görmeyesen, kôr olasan kôr bahasan!”
“Get baban elinden ati al kuruf kurçum olasan, ciğerin ağzından gelee!”
Kuşbazlar ise, damlarda gözlerini güvercinlerinden ayırmadan, -kimileri de bitişik avluların genç kızlarına cakalı bakışlar fırlatarak- yanıtlarlardı avlulardan işitilen sesleri:
“Kız ana, çatlama geliyıh haa!”
“Ne bağıriysan? Mahleye bizi rezil edecahsan!”
Bazı kadınların sesleri ise daha şefkatli duyulurdu:
“Ana kurban, ac olmamişsan?”
“Kadan belan bahan gele, muğrup (akşam) olmiş, damdan düşersen oğul!”
Sonra güneşin son demi Yeniköy sırtlarında usul usul yiterken, yuvalarına dönen güvercinlerin yemleri verilir, geceleri damlarda karpuzlar kesilir ve sular, ağızları tülbentlerle örtülmüş testilerden taslarla içilirdi… Güvercinleri başka güvercinler tarafından ayartılıp başka yuvalara giden kuşbazlar ise mağlup ve mutsuz dönerlerdi geceye…
Ben de o kentin bitimindeki yoksul mahallemizi dünyanın başladığı yer sanan ve o jetlerle yamalı göğün altında güvercinlere, gökyüzüne âşık bir çocuktum. Yaz ayları sivrisineklerden korunmak için örtündüğüm Amerikan bezi pikelerin altında, ışıl ışıl yıldızları sayarak daldığım bütün uykuların rüyalarında yüzlerce, binlerce güvercin uçuruyordum.
Mahallemizde en genç kuşbazlar bile bıyıkları terlemiş delikanlılardan oluşuyor, henüz benim yaşlarımdaki çocukların kuşbazlığa heveslenmeleri nedense yadırganıyordu. Bu yüzden kuşbazları kıskançlık ve hayranlıkla karışık duygularla izlerken, beni o mahalleye konuk etmiş dünyadan, yakınlarımın vaat ettiği geleceğimden bir kuşbaz olmamı sağlamasından başka bir şey istemiyordum.
Gündüzler boyu kalkıp inen jetlerin gürültüsüyle gökyüzünün depremine karada ortak, o çelik felaketleri sayarak ve sık sık gökyüzüne bakarak sabırsızca büyürken, bir gün bir kuşbaz olacağımı biliyor, buna bütün kalbimle inanıyordum.
“Kurban olam Yılmaz’ım, büyüye, tohtor ola,” dedikçe anam, “Yooh, ben kuşbaz olacağam!” diye çıkıştığımda, anamın yüzünde bir keder gölgeleniyor ve bana şaşkınlıkla bakarak susuyordu…
Sonra düşlerimde hep taklacı güvercinler uçuşuyor, rüyalarımda yumurtaları birer birer kırılıyor ve geceler boyu uykularımda tüyü bitmemiş güvercin yavruları dolaşıyordu…
Kendilerine nasıl da gıpta ederek baktığımdan habersiz kuşbazlara çıldırıyor, gökyüzüne yakın olmanın jetlere değil, kuşlara yakın olmaktan geçtiğine inanıyordum; çünkü jetler hayatlarımızda zoraki konuklardı ve kuşları inkar ediyorlardı…
II
Kavurucu cehennem sıcaklarının elektrik tellerini sarkıttığı, susuz kalan serçelerin asfaltı sıcaktan yumuşamış caddelere düşüp kaldığı, akşamüstleri at arabalarında kalıp kalıp buzların satırlarla parçalanarak satıldığı ve pirinç güğümlerinin şangırtılarıyla, şalvarlarıyla meyan şerbetçilerin iki büklüm varoşları turladığı yaz , yine ilkyazı erken çelmeleyerek başlamıştı.
Göğünde rengârenk güvercinlerin jetlerle rekabete giriştiği Bağlar semtinin Kuruçeşme mahallesinde, bir kuşbaz olabilmek için benim de sabrımın giderek tükendiği günlerdi. Bir çift güvercin için ergenleşmeye heveslenip, günleri günlere ekleyerek ayları saymaktan büsbütün yorulduğum günlerdi… Babama yakarışlarım boşunaydı; anam da babamla hemfikir, güvercinlerle ilgilenirken damdan düşebileceğim gibi basit bir olasılığa inanıyordu…
Babam dama çıkmazdı hiç; bir çift güvercin alıp beslesem aslında haberi bile olmazdı, ama kim beş parasızlığa güvercin verirdi ki? Artık boyumun diğer kuşbazlar gibi uzamasını beklemeye tahammülüm de kalmamıştı; güvercin yavruları yumurtalardan yirmi bir günde çıkıp bir ayda uçmaya başlıyor, benim boyum ise bir milim uzamıyordu…
Boyumu, elektrik düğmesine uzanarak her gün yeniden kontrol ediyor, fakat parmakları mın, inadına hep aynı yerde kaldığını görüyordum.
*
İşte o günlerde, Yeniköy’de oturan ve ağabeyi kuşbaz olan bir sınıf arkadaşım, yeni bir derse başlamak üzereyken kulağıma fısıldadı:
“Saan bi çüt kuş verecağım, imanıma!”
Duyabileceğim en güzel cümleydi… Sınıfa öğretmen girince daha fazla bir şey soramamış, ama dersin sonuna dek sevinçten içim içime sığmamıştı. Sınıf arkadaşım ise, heyecanla çarpan kalbimden nasıl da güvercinler uçurduğumdan büsbütün habersiz, sıranın altından çıkardığı çüküyle oynuyor, başı ise dersi dinler gibi oturuyordu. Teneffüs zilinin çalmasıyla kolunu tuttum:
“Ne zaman verecahsın, ne zaman?”
“Hama (hemen) gidah alah; okuldan çıkah, alah, ama birez para alacağam senden. Beleş olmiy, abem kızar. ”
“Para?”
“Hee, para!”
“Para yohtur… ”
“Heeç yohtur?”
“Heç yohtur, vallah!”
“Elese olmiy; abem kızmayaydi allahvekil verecahtım…”
Bir süre bıçak gibi bir sessizlik girdi aramıza; utanmasam oracıkta oturup ağlayacaktım… Onu ikna etmek için son kez üsteledim:
“Borca olmiy?”
“Tıkko paranan; borca olmiy!”
“Saan kitap verım!”
“Kitabın çohtur?”
“He he, çooh! Kaptan Swing, Zagor, Teksas, Tommiks, Mandrake, Kızılmaske, hepi var…”
“Mandrake istemiyem; o ibnenin çaketinden benim kıcığım geliy… ”
“Tamam! Öbürleri olsun!”
Bir süre düşünüp yeniden söze girdi:
“Senin baban yağciydi, degil?”
“Yağci degil, yağ fabrikasi temsilcisi.”
“Yav her neysene, yağcidir yani! Evde yağ vardır?”
“Vardır; ama babam bakal tükenlerine dağıtiy; alsam beni vurur…”
“Yağ sizin evın yaği değildir, evınızde değildir?”
“He, evdedır, ama evın değildir, tükenlerin yağidir.”
“Kitaplarlan barabar birez de yağ getır, kuşlari al!”
Son cümlesiyle kestirip attı ve dönüp sırtını gitti…
Sınıf arkadaşım çaresiz bırakmıştı beni. O güne dek böyle bir şey yapmamış, evdekilerden habersiz hiçbir şey almamıştım… Ama biliyordum ki istesem, söylesem vermeyecek, üstüne üstlük onlarca soru sormadan yakamı bırakmayacaklardı. O gün karatahtaya boş gözlerle bakıp durdum.
III
Gündüzlerimizin göğünde jetler, akşamüstleri damlardan üçer beşer yükselen güvercinler bana hep bir kuşbaz olmadığımı hatırlatıyorlardı. Hep koyu yeşil elbise giyen çocukluğumun ilk aşkı bile, bana onun kuşbaz ağabeyini ve ardından bir kuşbaz olmadığımı hatırlatıyordu…
Sabrım tükenmişti artık; eve döndüğümde kararımı vermiştim. Önce yatak balyalarının konulduğu “yüklük” yerlerine boca ettiğim kitapları birer ikişer çıkarıp paketledim. O kitapların her birini en az on kez okumuştum. Sonra oracıkta duran koliden aldığım üç paket “Evet” yağını bir gazete kâğıdına sararak okul kitaplarımın arasına sakladım.
O gece yüzümdeki suçlu ifadeyi gizlemeye çalışarak , bizimkilerle bir süre oturduktan sonra sevinçle karışık korkularla uyudum. Sabahleyin sınıfa girer girmez kitapları ve yağ paketlerini sınıf arkadaşıma teslim ettim. O da okul çıkışı gidip güvercinleri alacağımızı söylediğinde sevinçle ışıdı gözlerim…
Kitap paketini oturduğu sıraya saklayan arkadaşım, meğer yağ paketlerini de yanı başındaki radyatörün üzerine koymuş… Çok geçmeden, daha günün ilk dersinin ortasında birden ipince bir yağ şeridinin öğretmen masasına doğru aktığını görünce, sıralarımızda sıkıntıyla kıvranmaya başladık; fakat yapabileceğimiz hiçbir şey yoktu… Radyatörün üzerinde ise sadece yağ paketlerinin kâğıt ambalajları kalmıştı…
Çok geçmeden öğretmenimiz de sınıfın orta yerinde ilerleyen yağ şeridini görerek çömeldi, işaret parmağıyla dokundu, baktı ve “Bu yağ,” dedi… Elbette yağdı… Arkadaşımla birlikte sıralarımızda mahçup bakınırken, öğretmenimiz bütün sınıfa meydan okuyordu:
“Bu yağı buraya akıtan ayağa kalksın!”
Tabii kalktım ve “Biz” dedim. Fakat bu yanıtla yetinmedi öğretmenimiz:
“Siz kimsiniz evladım, kaç kişisiniz?”
Arka sıraya dönüp, beti benzi atmış arkadaşımı göstererek, “Biz, ikimiz” dememle yerinden sıçrayan arkadaşım, itiraz etmekte gecikmedi:
“Ürtmenim, Yilo’nun yağidir; onun babasi yağcidir, benımki duvar ustasidir, onunki yağcidir!”
“Oturun!” diye bağırdı öğretmenimiz ve bana dönerek çıkıştı:
“Senin annen veya baban bu haftaki veli toplantısına gelsin. Teneffüste de ya silin bu yağı ya da hademeye söyleyin.”
*
Okul çıkışı sınıf arkadaşımla bir süre tartıştık; o yağ paketlerini radyatörün üzerine kendisinin koyduğunu kabul ederek sözünü tuttu ve mukavva bir kutuya koyduğu bir çift simsiyah güvercinle Yeniköy’den çıktı geldi.
Teslim ettiği kutuyu elime aldığımda, ayaklarım yerden kesilmişti! O an sevinçten çıldırabilirdim…
Yolda mahallemizin delisi Hâno’yla karşılaştım; Hâno, normal bir gövdenin üzerinde taşıdığı bir yumruk büyüklüğündeki gülünç kafasıyla gülümsüyordu… Elini sevinçle sıkıp, güvercinleri evimizin damına, kömürlük olarak kullandığımız küçük barakaya getirdim. Aşağıda, avluda geniş bir sininin etrafında mahallenin kadınlarıyla şehriye kesen anam, güvercinleri getirdiğimi görmeden onlara meyve kasalarıyla güzel bir yuva yaptım, su ve yem kabı buldum. Kaçmasınlar diye, bir hafta kadar sonra açmak üzere kanatlarını da sımsıkı bağladım…
Artık benim güvercinlerim de bir göğe, bir ellerime dokunacaklardı… Böylelikle ben de, ben de göğe dokunacaktım! Güvercin sahibi olmak, değil yalnız gökyüzüne yakın olmak, büsbütün ait olmaktı… Ait olmaktı!
IV
Anam, daha birkaç gün geçmeden güvercin beslediğimi öğrenip, onları nereden almışsam derhal geri götürmemi istediğinde, onu, kendimi bir arabanın altına atıp öldürmekle tehdit ederek suçuma ortak ettim. İlk çocuktum; bana çok düşkündü anam… Babama da söylemeyeceğine söz aldım ondan.
Artık okuldan dönünce önlüğümün düğmelerini, yakasını daha yolda çıkarıyor, eve girince de elimde taşıdığım kitap ve defterlerimi atarak soluğu güvercinlerimin yanında alıyordum.
Güvercinler de yuvalarında ürkek, masum beni bekliyorlar, beklemiyorlarsa da ben hep beklediklerine inanıyordum. Bazen onları elime alıp inceliyor, boyunlarındaki koyu yeşil, parıltılı tüylere hayranlıkla bakıyor, başlarını birkaç saniye su kabında tutarak su içmelerini sağlıyordum. Bazen de sıkılacaklarını hiç düşünmeden gagalarını aralayıp yem yediriyordum. Çok yemeliydiler, çok! Yuvalarına büsbütün alışıp uçmaya başladıklarında, asla üç beş buğday tanesi için başka güvercinlerin peşine düşmemeliydiler…
Bitişik komşumuzun orta boylu, sarışın ve benden üç dört yaş büyük oğlu Medet de bir kuşbazdı. Akşamüstleri o da evlerinin damında çoğu kez beni görmezlikten gelerek, hep aynı merhametli yüz ifadesiyle gözlerini güvercinlerinden ayırmadan bacısına emirler yağdırırdı.
“Kııız, terliğlerimi getııır!”
“Kııııız, kuşların suyuni değiştııır!”
“Kıız, baan bi tas ayran ver! Zebellah kimi olmişsan bi poha yaramisan!”
Emirlerin ardından birkaç dakika geçmeden iri gözleri, bukleli saçları ve üzerinde hep aynı koyu yeşil basma elbisesiyle gizliden gizliye sevdiğim bacısı avludan dama çıkar, mutsuz ve telaşlı bir yüzle söylenenleri yerine getirip yeniden aşağıya inerdi…
Ben ise her emirden sonra başımı hafifçe yana çevirip gözucuyla ona bakar, o da bana baksın, o da beni sevsin isterdim… İsterdim de, sanki ahdetmiş gibi, bir kez olsun o mahcup, o masum başını kaldırıp da değil bana, çevresine dahi baktığını görmezdim; adını bile bilmezdim onun…
Babalarının kent merkezinde bir büfe işlettiğini ve her gece geç saatlerde evine sarhoş döndüğünü söylemişti anam.
Bir akşamüstü güvercinlerim kanatları bağlı dolaşırlarken, ben de çömeldiğim yerde dalıp gitmiş onları izlerken, bitişik damdan komşumuzun kuşbaz oğlu Medet’in sesiyle irkildim:
“Kuşlar senindir? Yeni almışsan?”
“Hee, benımdır,” dedim, böbürlenerek.
Medet, güvercinlerimi küçümseyen bakışlarla bir süre süzdükten sonra söze girdi:
“Paçali, yanı taklaci değildirler, ama uçuşlari eyidir. Bunların kanatlarıni daha on gün açmayasan. Açtığın vakit gettilerse, gettıği yerden heç istemeyesen,” dedi.
“Niye istemiyem?” diye merakla sorduğumda, yüzüme şaşkın şaşkın baktı ve ekledi:
“Kuşbazlığta ele şey olmaz! Gettıği yerden istesen de açıh açıh inkar ederler. Ya da kuşun kafasıni kopartır, başıni saan verir… Diyah ki geri verdi; sen o kuşi yuvada yaşatmayacahsan! Çümki şerefsızlıh edıp getmış, kuşbazın haysiyetini iki para etmıştır. Gettise sen de kopartacahsan kafasıni, kopartacahsan, anladın?”
“Hee, anladım,” dedim yutkunarak…
Aylardır kuşlarıyla ilgilenirken ve emirler yağdırırken izlediğim komşumuzun kuşbaz oğlu Medet’le ilk uzun sohbetimizdi…
Okul çıkışları artık her gün soluğu damda alıyor, güvercinlerimi izlerken okuldan yeni döndüğümü, öğle yemeği yemediğimi, beton zeminde oturmakta olduğumu, karıncaların, irili ufaklı böceklerin ayaklarıma üşüştüklerini göremeyecek kadar kendimi yitirmiş oluyordum…
Dışarıdaki bütün kötülükleri, evdeki, okuldaki katı disiplin kurallarını; her şeyi, her şeyi unutup, ben de âdeta güvercinlerimin yuvalarına sığınıyordum…
On gün kadar sonra güvercinlerimin kanatlarını açtım; elim yüreğimde, bir başka yuvaya gideceklerinden ölesiye korkarak bekledim. Fakat havalanıp bir süre uçtuktan sonra yeniden yuvalarına döndüklerinde, sevinçten ağlamaklıydım…
Artık özgürdüler; artık istedikleri gibi uçup dönüyor, bana da tarifsiz heyecanlarla hiç bilmediğim bir özgürlük duygusunu anlatıyorlardı...
Bazen de Yeniköy’ün güvercinleriyle karşımızdaki buğday tarlasında buluşarak söyleşip koklaşıyor, hava kararmadan yuvalarına döndüklerinde, sevinçten ayaklarımı yerden keserek bana yoksul, mutsuz çocukluğumun en güzel günlerini yaşatıyorlardı…
Ben de arada bir onları bırakıp mahalle arkadaşlarımla buluşuyor; onlarla top oynuyor, bazen de tenha bir yerlerde oturup dertleşiyordum.
Bir öğle sonrası Yeniköy’ün arkasındaki su deposunun üzerinde bir grup arkadaşımla oturmuş konuşurken, söz dönüp dolaşıp mahallemizin kızlarına geldi ve herkes sırayla hangi kıza âşık olduğunu anlatmaya koyuldu.
Kızlarla konuşamadığımız için, birçoğumuz onların adlarını bile bilmiyor, ancak oturdukları evlere göre tarif edebiliyorduk. Tarif ettiğimiz kızların, arkadaşlarımızın kardeşleri olmamalarına da özen gösteriyorduk. Orada ben de seçtiğim kızın kim olduğunu eviyle, koyu yeşil elbisesiyle açıkladım; kanıtlamak, aşkımın ciddiyetine mahalle arkadaşlarımı inandırmak için de, “Onu gördüğümde yüzüm kizariy,” dedim(!)
Sohbetimizin sonunda anlaşıldı ki mahallenin kızları bizden bihaber! Bir şeyler yapıp onları kendimizden haberdar etmeli ve o saf sevgilerimize bir karşılık bulmalıydık; ama onlarla değil oynamak ve gezip dolaşmak, konuşmamız bile bir utanç nedeni sayıldığı için bunu nasıl başaracağımızı bilmiyorduk…
Sıkıntıyla birbirimize bakınırken, bir arkadaşımız birden öne atılıp müthiş sırrını açıkladı:
“Kızın öğüne geçıp sağ gözün kırpacahsan! Kız buni görecah, o vakit bilecah ki sen oni seviysen. Kızlar bele bilir buni,” dedikten sonra defalarca sağ gözünü kırparak göstermeye koyulduğunda, bizler de ona bakarak ağızlarımız açık, sağ gözlerimiz kapalı prova yapıyorduk.
Eve döndüğümde müthiş sırrı öğrenmemin coşkusuyla aynada bir süre kendi kendime prova yaparak dama çıktım. Medet, yine emirler yağdırıyor, yine dünyayı umursamaz yüzünde aynı merhametli ifadeyle güvercinlerini uçuruyordu… Onun her emrinin ardından, sağ gözümü pür dikkat kırpmaya hazırladıysam da, yeşil elbiselim bana bir türlü bakmadığı için sonuç tabii ki hüsrandı.
Sonraki günlerin akşamüstleri evimizin damında hep göz kırpma pozisyonlarında beyhude bekledim; gözümü kırptığımı görebilmesi için gelip karşımda oturması gerekiyordu(!) Ama müthiş formülü nasılsa öğrenmiştim. Er veya geç gözümü kırparak ona aşkımı ilan edecektim…
Güvercinleri almamın üzerinden nerdeyse bir ay geçmişti. Ben hâlâ göz kırpamamış, bu arada bir okul çantasına sahip olmuş, böylelikle kitap ve defterlerimi ellerimde taşımaktan kurtulmuştum.
Bu sürede güvercinlerim de kanatlarını açmama rağmen hiçbir yere kaçmamış, nereye giderlerse gitsinler hava kararmadan mutlaka yuvalarına dönmüşlerdi.
Erkek güvercin her akşam guğurdayarak eşinin etrafında dönüyor, birlikte bir süre öpüşüyor, verdiğim buğday tanelerini yedikten sonra sessizce yuvalarına çekiliyorlardı. Ben de aynada göz kırpma provalarımı sürdürüyor, Medet’le arada bir güvercinler hakkında sohbet ediyor, derslerde ise, önceki yıllarda olduğu gibi teşekkürname notunu tamamlamamın artık mümkün olmadığını evdekilere sezdirmiyordum…
V
Bir gün Medet’lerin evinden işitilen “havaaar” sesleri ve çığlıklarla bütün mahalleli evlerinin önünde aldı soluğu; kalabalığı yararak ne olup bittiğini öğrenmeye çalışırken, babalarının şehir merkezinde kurşunlanarak öldürüldüğünü öğrendim…
Dış kapıya kadar sokulup bakışlarımı avluya yönelttiğimde, sevdiğimi yüzünde korkunç bir kederle çığlık çığlığa ağlarken görmeye daha fazla dayanamayıp oradan hızla uzaklaştım. Öldürülen babalarını birkaç kez, okula giderken sabahın erken saatlerinde görmüştüm. Asık yüzlü, orta yaşlı bir adamdı. Mahallede pek görünmez, kimseyle konuşmazdı. Sevdiğimin, Medet’in babasız kaldıklarını düşünerek gözlerime biriken yaşları sessizce sildim…
Ertesi gün evlerinde taziye kuruldu; konu komşu, aile dostları, akrabaları birer ikişer başsağlığına geldiler. Sakin, mütevazı sokağımıza ölümün gölgesi düştükten sonra Medet hiç damda görünmedi. Onun başıboş, aç kalan güvercinlerine her gün kendi damımızdan yem atıyordum…
Matem, sadece Medet’lerin evindeydi; mahallemizde her şey bütün olağanlığıyla sürüyor, jetler de güvercinler de sıraları geldiğinde dünyayı umursamaz gibi uçarak hayatlarımızda kendine yer açan kederleri ısrarla yok sayıyorlardı…
*
Bir okul dönüşü karşı tarlalara dolaşmaya gitmiş güvercinlerimin yuvalarına baktığımda, özenle yerleştirilmiş irili ufaklı çöpler arasında güzelim bir yumurta gördüğümde sevinçten bir süre yutkunamadım…
Hayat, kötülüklerini de iyiliklerini de getirip kapılarımıza bırakıyordu. O küçük mahallede iki katlı, köhne bir evin damındaki toz içinde bir kömürlükte bir güvercin yavrusunun can bulup, kanatlanıp gökyüzüne, dünyaya kanat çırpabileceğini düşünmek bile müthişti…
Yumurtaya rastlamamın üzerinden birkaç gün geçmişti. O gün okuldan döndüğümde güvercinlerimi yuvada bulamamış, dolaşmaya çıktıklarını düşünerek hiç kaygılanmadan öğle yemeği yemek için aşağıya inmiştim. Çok acıkmıştım; hemen mutfağa girip ocakta fokurdayan tencerenin kapağını iştahla açtığımda birden kaskatı kesildim…
Kafaları koparılmış, yolunmuş bir çift güvercindi tencerede pişen… O an birden gözlerim karardı; olanca sesimle bağırırken, ansızın kaynayan tencereye ellerimi uzatıp güvercinlerimi avuçlamışım… Faltaşı gibi aralanmış gözlerimle üzerlerinden buharlar çıkan güvercinlerime çıldırtan bir boğuntuyla bakınırken, o güne dek öyle bir acıyı hiç, ama hiç yaşamamıştım.
Bağırışımı duyarak gelen anam, ellerimden güvercinleri alıp yeniden tencereye atarken, bir de hiç ummadığım biçimde çıkışıyordu:
“Okuluna gettım; öğretmenin evden okula yağ getırmış dedi, dersleri eskisi kadar eyi değildir dedi! Hep bu kuşlar yüzünden, kuşlar yüzünden! Ben de baban söyledim; o da bu sabah onları kesti işte, kesti!”
Ben şok geçiriyordum… Tencerede pişenlerin, boyunlarında parıldayan koyu yeşil tüyleriyle, gökyüzüne meydan okuyan o muhteşem kanatlarıyla benim güvercinlerimin cesetleri olduğuna asla inanamıyordum…
Dizbağım çözüldü, yüzükoyun uzandım; boğulurcasına ağlıyor, inliyordum… Bir saat kadar öyle kalakaldım. Anam kaygıyla başımı okşayarak beni uzandığım yerden kaldırmaya çalıştığında, “Benım anam babam yohtur artııık, yohtuuur!” diye haykırarak onu öfkeyle yanımdan uzaklaştırdım.
Akşamleyin babam da çıkıp geldi; ne büyük kederimi ne ağlamaktan kan çanağına dönmüş gözlerimi hiç umursamadan, oturup yemek istedi anamdan. O da pirinç pilavının üzerinde kızarmış güvercinlerimin birini getirip önüne koydu; gözlerimin önünde babamın iştahla yediğinin benim güvercinlerimden biri olduğuna inanamıyor, oturduğum yerde büzüşmüş, donakalmış şaşkın şaşkın bakınırken, kendi kendime, “Tanrım! Şu dünyada babamın, güvercinlerimden başka yiyebileceği hiçbir şey kalmamış mıydı!” diye acıyla söyleniyordum.
Beni dünyaya getiren insanlardan gördüğüm bu inanılmaz ihaneti yaşadıkça bağışlamayacağımı düşünürken, babamın güvercinimi iştahla yemesini izlemeye daha fazla dayanamayıp, var gücümle bağırmaya başladım:
“Zıkkıım yeyiiiin! Ben sizin oğlunuz değilem artıııııh!”
“Alt tarafı iki kuş ulan! Ne ağlıyorsun karı gibi!” diyordu babam:
“Ben sana güvercin beslemek yoh demedim mi? Hem evden de yağ çalmişsan utanıp arlanmadan, itoğlu it! Anan gitmiş okuluna, sınıfta kalacahsın ulan, sınıftaa!”
“Hee, kalacağam! Ben de bir daha okula gitmeyacağım! Gitmeyacağıım!” dememle, babam gayet serinkanlı, yemeğini bitirip masadan kalktı, odadan çıktı; çok geçmeden elinde bir çamaşır ipiyle döndü ve anamla birlikte beni sımsıkı kavrayıp yatak odasına götürerek bileklerimi karyolanın demirine bağladılar. Anam mutfaktan getirdiği oklavayı babamın eline tutuşturdu, o da iki ayağımı kaldırıp sımsıkı kavrayarak oklavayı tabanlarıma art arda indirmeye başladı.
Uzatıldığım yerde, “Ben sizin oğlunuz değilem artıııh!” diye bağırırken, onlar da:
“Oğlumuz olma, ama okulu bırakmayacahsan, bırakmayacahsan!” diye bağırıyorlardı.
Sonra bileklerimi çözerek beni o halde bırakıp çıktılar… O gece gözümü kırpmadım, sonraki gün okula gitmedim… Kendime gelemiyor, güvercinlerimin kesildiğine bir türlü inanamıyordum.
Babam ise, ”Alt tarafı iki kuş ulan!” demeyi sürdürüyordu… Öyle ya, alt tarafı iki kuşun bende ömrümce unutamayacağım bir sızı bırakacağını nasıl bileceklerdi ki… kuşlar mıydı, ben miydim ölen gerçekten bunu hiç bilmiyordum…
Birkaç gün hiç evden dışarı çıkmadım, yemedim, içmedim, evdekilerle de hiçbir şey konuşmadım; onlar da durumumun giderek kötüleştiğini anlayıp bir süre hiç üstüme gelmediler…
Günler sonra darmadağın bir yüzle ilk kez dışarı çıktığımda, elinde iki ekmekle bakkaldan dönen sevdiğimle birden burun buruna geldik. Birbirimizi bir süre süzdük ve geçip gitti… Tam göz kırpabileceğim bir yakınlaşmaydı, ama hiç içimden gelmedi… İkimiz de bozguna uğramıştık; o babasını, ben güvercinlerimi yitirmiştim… Bir avuç mutluluğu çok görmüşlerdi bize…
Aynı günlerde dama çıkıp güvercinlerimden yadigâr tek yumurtayı alıp pamuklara sararak geceleri yatakta, gündüzleri okul dönüşlerinde saatler, günler, geceler boyu hohlayıp durdum… O yumurtadan inadına bir güvercin çıksın, onu besleyip büyüteyim istiyordum… Fakat bütün çabalarıma rağmen yumurta bir gün birden elimde kırılıverdi; içinden ise yarı haşlanmış bir görüntüden başka hiçbir şey çıkmadı…Çıkmadı!
Okulların kapanacağı günlerdi. Ben arada bir yeniden dama cıkarak civardaki kuşbazlara aval aval bakmaya başlamıştım. İki hafta kadar sonra ilk kez bitişik damda Medet’i gördüm. Onun yüzü de darmadağınıktı.
“Başın sağolsun, çoh üzülmüşem,” dedim.
“Sağolasın… Ama dünya alem bile ki babamın hayfıni (öcünü) alacağam,” dedikten sonra başı öne eğik bir süre sustu. Sonra dönüp güvercinlere baktı ve elleriyle onları göstererek:
“On tenesini satmışam; burdan gidecağız. Üç tenesini de saan verım,” dedi.
Önerisiyle ilgilenmediğimi görünce üsteledi:
“Para mara istemiyem ha, elesıne verecağım, almayacahsan?”
“Almayacağam,” dedim:
”Alsam onlari da kesecahlar… ”
Birkaç gün sonra evlerinin önüne bir traktör yanaştı; eşyalarını yükleyip komşularla vedalaştılar… Giderken de sevdiğimin üzerinde yine aynı koyu yeşil basma entari vardı; onu sokağın girişinde park etmiş bir traktörün kasasına, eşyaların üzerine oturtmuşlardı.
Oturduğu yerde yüzündeki donuk, mutsuz ifadede küçük bir tebessümü boşuna aradım. Traktör hareket edince bile yüzündeki o taş kayıtsızlığı değişmedi; sanki anılarını, acılarını gömdüğü bir sokağa değil de, bir boşluğa bakıyormuşçasına uzaklaştı…
Ben de okul dönüşleri giydiğim yamalı pantolonumla arkasından ellerim cebimde, burnumu çekerek bakakaldım… Güvercinlerimin ardından sevdiğimi de, ona bir kez olsun göz kırpamadan yitirmiştim…
VI
Onların gidişinin ardından, yaz tatilinin bittiği günlerde biz de Bağlar semtinin bir başka mahallesine taşındık; güvercinlerimin sızısı da yıllar yılı kalbimde, nereye gidersem oraya taşındılar…
Çok değil, üç yıl kadar sonra ortaokulu bitirdiğimde, lise öğrencisiyken bir siyasal mücadelenin saflarında buldum kendimi; çocuk yaşlarda hapse düştüm… Hayatın ve bu sistemin acımasız yasalarıyla; işkenceyle, ihanetle ve kör karanlık hücrelerle erken tanıştım. Sonra evi de terk ettim; sokaklar ve üniversiteli militanlar büyüttü beni… Onları yitirdiğimde koğuşlar büyüttü…
Uzun yıllar ne güvercin besleyebilecek mütevazı bir damım, ne aşağıya indiğimde bir kâse çorbaya birlikte kaşık sallayabileceğim bir ailem, bir evim olmadı... Ama insanların büyük oranının mutsuz olduğu şu namert dünyada, bir ya da birkaç kuşun mutluluğunun çok şey olduğuna her zaman bütün kalbimle inandım...
Baharları tezek ve iğde kokan o kenar mahallede yolları balçık deryası okulumun, baba diktasının posamı çıkardığı evimin, göğünü jetlerin yırttığı gündüzlerin, atların pislikler bırakarak geçtiği o caddelerin ve meteliğe kurşun sıkan o günlerimin kuşlardan, kuşbazlardan daha temiz, daha iri bir anlam bulamayışını, şimdi, çeyrek yüzyıl sonra dönüp geriye baktığımda çok daha iyi anlıyorum. Bunu anladığımda, zamanın o günlerle aramda nasıl da derin uçurumlar bırakarak akıp geçtiğine ise şaşırıp kalıyorum…
Aradan geçen uzun yıllardan sonra Kuruçeşme’yi Yeniköy’le ayıran buğday tarlalarına yeni konutlar inşa edildi ve Yeniköy, köy olmaktan çıkıp Bağlar semtine dahil bir mahalleye dönüştü. O yıllar bir dava vekili olan Sedat Bey’in hayrına yaptırdığı o çeşme, bizim çocukluk yıllarımızda arada bir iplik gibi olsa da akardı; sonra büsbütün kurudu.Daha sonra, 1990’lı yıllarda ise tamamen kaldırılıp yerine koca bir apartman inşa edildi.
Düşünüyorum da, yıllar önce bu dünyadan çekip giden dava vekili Sedat Bey, o mahalle enin kendi yaptırdığı çeşmenin kuruyan adıyla-“Kuruçeşme” olarak- anılacağını ve uzun yıllar o çeşmeden bir damla suyun bile akmayacağını bilse, acaba yaptırır mıydı?
VII
Yıllar sonra, mahkûmiyetlerin, tahliyelerin, takiplerin ve sürgünlerin birbirini izlediği bir dönemin ardından; nice kasırgadan, sınavdan ve ölümden bin beter nice acıdan çıkıp yeniden Diyarbakır’a dönmüş, bir aylık siyasi derginin yazarlığını ve Diyarbakır temsilciliğini yapıyordum. Artık yirmi altı yaşımda bir yetişkindim.
O günler arada bir sigara aldığım, büromuza yakın bir büfede oturan soluk benizli, suskun bir kadın dikkatimi çekiyor ve onun yüzünü kendime niçin öyle yakın bulduğumu doğrusu anlayamıyordum.
Bir gün oraya yine sigara almak üzere gittiğimde, bu kez büfenin kasasında bir erkeğin oturduğunu gördüm. Yüzüne dikkatle baktığımda, on beş yıl sonra görür görmez tanıdım Medet’i. Ona kendimi hatırlattığımda, sevinçle ayağa kalkıp içeri buyur etti beni. Yanıbaşında ayakta duran ve artık kim olduğunu öğrendiğim o soluk benizli, mutsuz yüzlü ve ömrümün ilk aşkı kadına bize iki çay vermesini emretti(!)Yıllar sonra yine emretti…
Çaylarımızı yudumlarken, Medet aradan geçen yılları bir çırpıda özetledi:
“Ordan taşındıhtan iki sene sonra babamın hayfıni aldım. İki gişi vurdum silahlan.
Onsekizden yeddi gün aldığım üçün yaşım tutti, baan çoh ceza verdiler çooh yattım!Hapıs hanada, o kavışlarda allahım şaşti… Bu tüken, aha bu bacım olmayaydi allahvekil aç bilaç, cıgarasız oralardoa geberecahtım!”
İkimiz de birden dönüp bacısına baktık; yüzünde yine o endamlı, o zarif hüzün…
İşte o an anladım onda beni çeken tek şeyin o hüzünlü yüz ifadesi olduğunu… Zira, daha çocuk yaşlarda ne düşünsel, ne cinsel çekiciliği hesaba katamayacağıma göre, yıllar sonra anlamıştım ki beni onunla yakınlaştıran, onunla buluşturan tek şey hüzündü…
Yaşadıkça, daha çocuk yaşlarımızdan itibaren bir yanımızı hep böyle yıkık bırakan ve o yıkıntıdan bir ömre yürüyen, hayatlarımızı kendiyle çoğaltan, ömürlerimizi kendiyle emziren hüzün; benim kalbimdeki, onun yüzündeki, Medet’in yaşadıklarındaki… Bizi buluşturan, bize bulaşan hüzün…
Bunları düşünürken Medet’in sesiyle irkildim:
“Güverçinler yalan oldi; sonra hapıshanada cırdon (lağım faresi) besledıh!” dedi arsızca gülümseyerek…
“Ben de yattım, ama siyasi suçtan,” dedim. Biraz yadırgadı Medet.
“Bahtım Türkçen sosyetik, yanı tango olmiş; demah sen de siyasi oldun(!)”
“He, nasıl istisen ele konuşah!” dedim.
Şiveyi yeğleyen son cümlemle bastı kahkahayı:
“Eyi, bızımki kimi konuşmağıni unutmamişsan ama.”
Sonra birden çok önemli bir şey söyleyecekmiş gibi yüzüne sert bir ifade takınıp söze girdi:
“Yav bi menfaatın yohsa; namıs içün, baban içün, atan içün değilse boş boşuna niye yattın? Siyasiden yatmah boş boşuna yatmaktır Yilo? Ben babamın hayfı içün, mecburiyetten yattım, ya saan kim zarar vermişti ?”
“Yalnız bana mı, sana da, bütün insanlığa, hayata zarar veriyorlar; her şeye zarar veriyorlar Medet! Ben de zarar verenlere kızdığım için belki, ben de onlara kızdığım için!” dedim de, bilmem anlamadığı için mi, yoksa onayladığından mı hiçbir yanıt vermedi bana…
Sonra vedalaşıp dışarı çıktım… Düşündüm de, benim güvercinlerim kesilmese, onun babası vurulmasa belki daha az bozguna uğramış adamlar olabilirdik… Belki askerlik yıllarımıza dek evlerimizin damlarında, jetlere inat yine öyle ak güvercinler uçururduk…
Benim güvercinlerim kesilmese, onun babası vurulmasa elbette, elbette uçururduk… Hatta, hüznün kızına yeni bir elbise bile alınabilirdi ve o, hep o mahallede evinin ve kalbimin avlusunda kalabilirdi…
Kim bilir belki hiç ummadığı bir anda göz bile kırpabilirdim ona…Kırpabilirdim!
Yol boyu yürüyerek bunları düşünürken birden duraksadım; akıp giden yıllara rağmen, ona hâlâ göz kırpamadığım birden düştü aklıma… Önüme bakıp acı acı gülümseyip mırıldandım:
“Hayat bize göz kırptı ya,” dedim…
Evet, öyle ya, hayat göz kırptı bize…Hayat yanımızdan öyle çekip gitti.Çekip gitti.Göz kırptı bize.
Kuşlar… Kuşlar uzaktı sonra…
kuşlar bize göz kırptı hikayesini okudunuz. Bu hikaye 861 kez okundu. << Önceki Hikaye || Sonraki Hikaye >>
Bu kategoride en çok okunan 10 hikaye
1. AmA EVLİSİN 2. kış güneşi 3. ŞEHİT OLACAĞIM 4. KIRMIZI KİREMİTLİ EV 5. . ..TEK GERÇEĞİM ÖLÜM... 6. KARDEŞİM BENİM 7. İSTANBULLUM (okumadan geçmeyin) 8. serefsiz sevgili 9. SÖZ VERMİŞTİM 10. SON BOMBA YÜREĞİME
|